Sıcak ve Soğuk Maddelerin Teması Sırasında Meydana Gelen Isı Transferi

http://www.digit-life.com/articles/peltiercoolers/p3.gif

Isı transferi üç yolla olur.
Kondüksiyon ya da iletim , madde veya cismin bir tarafından diğer tarafına ısının iletilmesi ile oluşan ısı transferinin bir çeşididir. Isı transferi daima yüksek sıcaklıktan, düşük sıcaklığa doğrudur. Yoğun maddeler genelde iyi iletkendirler; örneğin metaller çok iyi iletkenlerdir.

Konveksiyon ya da taşınım, katı yüzey ile akışkan arasında gerçekleşen ısı transferinin bir çeşididir. Akışkan içindeki akımlar vasıtası ile ısı transfer edilir. Akışkan içindeki veya akışkanla sınır yüzey arasındaki sıcaklık farklarından ve bu farkın yoğunluk üzerinde oluşturduğu etkiden doğabilmektedir.

Işınım yolu ile ısı transferi, fotonlar (elektromanyetik radyasyon) yolu ile olan ısı transferidir.
Yalıtkanlar, bu ısı transfer yöntemlerindeki ısı akışlarının düşürülmesi ile yalıtım sağlar. Örneğin; ince bir köpük (strafor) tabakası konveksiyon ve kondüksiyon ile olan ısı geçişini düşürür. Yansıtıcı bir metalik film veya beyaz boya ısıl yayınımı düşürür. Bazı malzemeler bir ısı transfer yöntemi için iyi bir yalıtkandır, fakat diğeri için kötü olabilir. Örneğin, metal bir tabaka ışınım için iyi bir yalıtkandır, fakat iletim için çok kötü bir yalıtkandır.

Yalıtım İhtiyacının Nedenleri
Çoğu ülkede, ısıtma ve soğutma işi için oldukça büyük miktarda enerji yani para harcanmaktadır. Evler ve binalar verimli ve doğru bir şekilde yalıtıldığında:
Enerji verimi artacak ve parasal olarak tasarruf sağlanacaktır.
Yalıtımın korunması için, ekstra bir güç ve maliyete gerek yoktur, kalıcıdır ve genelde bakım gerektirmez.
Konforu arttırır. Bina boyunca, sıcaklık dağılımı daha homojen olur.
Yalıtım, dışardan gelen gürültüyü emdiği için, ses yalıtımı da sağlar.
Genel bir kazanç olarak da, yalıtım sayesinde ısınma amacı ile yakılan yakıttan çevreye olan zararlı atık gaz geçişi azalmış olur.
Eğer bina kötü yalıtılmış ve kötü havalandırılıyorsa şu işaretler görülür:
Kış aylarında, taban altı ve tavan aralarında çiğlenme ve donmuş yüzeyler oluşur.
Yaz aylarında, tavan arası son derece sıcak ve bunaltıcı olur.
Yalıtımın mutlaka tüm bina ihtiyacı gözönünde bulundurularak yapılması gereklidir. Sadece yaşam mekanlarının yalıtımı, tavan ve taban yalıtımı olmadan doğru yalıtım şekli değildir. Bina ısısının sürekliliğini koruyabilmek için mutlaka ısı kaybı olan tüm alanların saptanması ve yalıtımda göz önünde bulundurulması gereklidir.

Isı ve Sıcaklık 4. Sınıf Fen ve Teknoloji Dersi

http://www.figes.com.tr/uygulamalar/isi_tiransfer.jpg

Isı
Sıcaklıkları farklı olan maddeler bir araya konulduğunda aralarında enerji alış verişi olur. Alınan ya da verilen enerji ısı enerjisi denir.

  • Isı ve sıcaklık ölçülebilir büyüklüklerdir.
  • Isı enerji çeşididir,sıcaklık enerji değildir.
  • Isı kalorimetre ile,sıcaklık ise termometre ile ölçülür.
  • Isı birimi calori veya Joule’dür Sıcaklık birimi ise sadece Derece’dir.
  • Isı madde miktarına bağlıdır.Sıcaklık ise madde miktarına bağlı değildir.

Sıcaklığın Ölçülmesi (Termometreler)
Sıcaklık ölçmek için kullanılan araçlara termometre denir. Maddelerin boyutlarında meydana gelen değişim, sıcaklıktaki değişim olarak kabul edilebilir. Termometreler bu esasa göre düzenlenmişlerdir.
Termometrelerde 76 cm-Hg basıncında sabit iki sıcaklık değeri seçilir. Birisi suyun donma sıcaklığı diğeri ise suyun kaynama sıcaklığıdır.
Sıcaklık T ile sembolize edilir.
Celcius (Santigrad °C) termometrelerinde, suyun donma sıcaklığı 0 °C , kaynama sıcaklığı 100 °C alınarak, 100 eşit bölme yapılmıştır.
Kelvin suyun donma sıcaklığını 273 °K, kaynama sıcaklığını ise 373 °K alarak 100 eşit bölme yapmıştır.
Herhangi bir X termometresinde ise, suyun donma sıcaklığı – 10 °X, kaynama sıcaklığı ise 70 °X alınarak, 80 eşit bölme yapılmıştır.

Termometrelerdeki sıcaklık değerlerini birbirine dönüştürmek için,

eşitlikleri kullanılabilir.
Buradan çıkan sonuca göre, Celcius termometresindeki sıcaklık değeri 1 bölme yükselirse, Fahrenhait’te; 1,8 bölme, Kelvin’de 1 bölme; X termometresinde ise; 0,8 bölme yükselir.
Örneğin hava sıcaklığı 10 °C iken, Fahrenhait termometresi
F = 18 + 32 = 50 °F değerini gösterir.
Termometrenin Duyarlılığı
Küçük sıcaklık değişimlerinden etkilenen termometrelerin duyarlılığı daha fazladır. Bunun için termometrenin haznesinde daha fazla sıvı ve sıcaklıkla daha çok genleşen sıvı olmalıdır. Cıvanın tercih edilmesi bundan dolayıdır. Ayrıca kılcal boru dar olmalı ki genleşen sıvının hareketi rahat gözlenebilsin.
Yerçekim kuvvetinin sıfır olduğu bir yerde termometre çalışır. Çünkü genleşme yerçekimine bağlı değildir.
Isı Enerjisi
Maddenin sıcaklığını artırmak için verilmesi gereken enerji çeşidine ısı enerjisi denir. Q ile gösterilir. Isı bir enerji çeşidi olduğundan enerji birimleri ısı birimleri olarak alınabilir. Uluslararası birim (SI) sistemine göre enerji birimi Joule (Jul)dür.
1 cal = 4,18 Joule dür.
Sıcaklık Değişimi
Elimizle bir maddeye dokunduğumuzda sıcaklık hissediyorsak madde elimize ısı veriyordur. Dokunduğumuzda soğukluk hissediyorsak elimiz maddeye ısı veriyordur.
Buna göre, sıcaklıkları farklı olan iki madde karıştırıldığında ya da birbirine değecek şekilde yan yana konulduğunda aralarında ısı alış verişi olur. Sıcak olan madde ısı verip sıcaklığı azalırken, sıcaklığı düşük olan madde ısı alarak sıcaklığı artar ve sonuçta ısıl denge sağlanır.
Isı akışı her zaman sıcak maddelerden soğuk maddelere doğru olur. Sıcaklıkları eşit olan maddelerde ısı alış verişi olmaz.
Öz ısı
Yalnız sıcaklık değişimine bakılarak bir maddenin aldığı ya da verdiği ısı miktarı bulunamaz. Çünkü sıcaklık değişimi maddenin cinsine ve miktarına bağlıdır. Bir maddenin cinsinin ısınmaya etkisi öz ısı olarak ifade edilir. Bir maddenin birim kütlesinin sıcaklığını 1 °C değiştirmek için gerekli ısı miktarına öz ısı denir. c ile gösterilir.
Her saf maddenin aynı şartlardaki öz ısısı farklıdır. Dolayısıyla öz ısı maddeler için ayırt edici bir özelliktir. Ayırt edici özellikler madde miktarına bağlı değildir.
Bir cismin m gramının sıcaklığını DT kadar değiştirmek için verilmesi ya da alınması gereken ısı miktarı
Q=m.c.Dt
bağıntısı ile bulunur.
Bu bağıntıya göre, eşit kütleli maddelere eşit miktar ısı verildiğinde, öz ısısı küçük olan maddenin sıcaklık değişimi, öz ısısı büyük olanınkine göre daha fazla olur.
Isı Sığası
Bir maddenin kütlesi ile öz ısısının çarpımına (m.c) ısı sığası denir. Isı sığası madde miktarına bağlıdır. Dolayısıyla ayırt edici bir özellik değildir.
Isı Alış Verişi
Isıca yalıtılmış bir ortamda bir araya konulan sıcaklıkları farklı maddeler arasında ısı alış verişi olur. Daha öncede açıklandığı gibi yalnız cisimler arasında ısı alış verişi var ise, alınan ısı verilen ısıya eşittir. Isı akışı sıcak cisimden soğuk cisme doğru olur.
Qalınan = Qverilen
m1 . c1 . DT1 = m2 . c2 . DT2
İki madde arasında hal değişimi yok ise, yukarıdaki eşitlik geçerlidir. Isıl denge sağlandığında iki maddenin son sıcaklığı kesinlikle eşit olur.
Sıcaklıkları T1 °C ve T2 °C olan aynı cins sıvıdan eşit kütleli karışım yapılırsa, karışımın son sıcaklığı

karışımın son sıcaklığı, karışan sıvıların sıcaklıkları arasında bir değerdir. T2 > T1 ise, T2 > Tson > T1 olur.
ERİME ve DONMA
Maddelerin içinde bulunduğu sıcaklığa göre, katı, sıvı ve gaz halinde bulundukları biliniyor. Maddeler ısı alarak ya da ısı vererek bir halden diğer bir hale geçiş yapabilirler. Maddelerin bir halden başka bir hale geçmesine hal değiştirme denir.
Maddelerin katı halden sıvı hale geçmesine erime, sıvı halden katı hale geçmesine de donma denir.
Eğer bir maddeye ısı verildiği halde sıcaklığı değişmiyorsa madde hal değiştiriyor demektir. Madde hal değiştirirken sıcaklığı değişmez, verilen ısı enerjisi maddenin moleküller arasındaki bağları kopararak hal değiştirmesinde harcanır.
Hal değişim sırasında maddelerin hacminde de değişme olur.
Erime Sıcaklığı
Sabit atmosfer basıncı altında bütün katı maddelerin katı halden sıvı hale geçtiği sabit bir sıcaklık değeri vardır. Bu sıcaklık değerine erime sıcaklığı ya da erime sıcaklık noktası denir.
Sabit atmosfer basıncı altında her maddenin erime sıcaklığı farklı olduğu için maddeler için ayırt edici bir özelliktir. Örneğin deniz düzeyinde buzun erime sıcaklığı 0 °C dir.
Erime Isısı
Erime sıcaklığındaki bir katının 1 gramının yine aynı sıcaklıkta sıvı hale gelmesi için verilmesi gerekli ısıya erime ısısı denir. Erime ısısı da ayırt edici bir özelliktir. Kütlesi m olan, erime sıcaklığındaki bir katıyı eritmek için verilmesi gereken ısı miktarı,
Q=m. Le bağıntısı ile bulunur.
Örneğin, buzun erime ısısı Le = 80 cal/g dır.
Sıvı bir maddenin ısı vererek katı haline geçmesine donma denir. Sabit atmosfer basıncı altında bütün sıvı maddelerin katı hale geçtiği sabit bir sıcaklık değeri vardır. Bu değere donma sıcaklığı ya da donma sıcaklık noktası denir.
Erime ile donma birbirinin tersidir. Bundan dolayı bir maddenin erime sıcaklığı, donma sıcaklığına eşittir. Erime ısısı da donma ısısına eşittir. Örneğin deniz düzeyinde 0 °C deki su donarken dışarı 80 cal/g lık ısı verir.

  • Madde hal değiştirirken sıcaklığı değişmez.
  • Bir maddenin erime sıcaklıkları ile donma sıcaklığı eşittir.
  • Erime sıcaklığı ve erime ısısı,maddenin ayırt edici özelliklerindendir.

Erime ve Donmaya Etki Eden Faktörler
Erime ve donma sıcaklığı normal şartlarda sabittir. Eğer basınç ve maddenin saflığı değiştirilirse, maddelerin erime ve donma sıcaklığıda değişir.
1. Basıncın Erime ve Donmaya Etkisi
Basınç, birim yüzeye etkiyen dik kuvvet olduğundan, maddenin moleküllerini bir arada tutarak dağılmasını önleme yönünde etki eder.
Erirken hacmi artan maddeler için, basıncın artması erimeyi zorlaştırdığı için erime noktası yükselir. Basıncın azalması ise, erime noktasını düşürür.
Buz erirken hacmi küçülür. Dolayısıyla basıncın artması, hacmin küçülmesine yardımcı olduğu için erime sıcaklığı azalır. Buz için yani erirken hacmi küçülen maddeler için basıncın azalması erime sıcaklığını yükseltir.
Deniz düzeyinde, normal basınçta 0 °C de eriyen buz, basınç artırılmasıyla sıfırın altındaki bir sıcaklıkta da eriyebilir.

Yüksek dağların zirvesindeki karların yaz mevsiminde de erimemesinin nedenlerinden birisi de açık hava basıncının yükseklere çıkıldıkça azalması ve karın erime noktasının yükselmesidir.
2. Safsızlığın Erime ve Donmaya Etkisi
Saf bir maddenin içine başka bir madde karıştırılırsa, maddenin saflığı bozulur. Saf olmayan bu karışımın, saf maddeye göre erime ve donma sıcaklığı değişir.
Arabaların soğutucu suyunun içine antifriz denen maddenin karıştırılması suyun donma noktasını
– 20 °C, – 25 °C gibi sıcaklıklara indirmektedir.
Kışın hava sıcaklığının 0 °C nin altında olduğu durumlarda, yollardaki buzu eritmek için, tuz dökülür. Tuz, buzun erime noktasını düşürür ve (–) değerli sıcaklıklarda da buz eriyebilir.
KAYNAMA, BUHARLAŞMA ve SÜBLİMLEŞME
Buharlaşma
Sıvı bir maddenin ısı olarak gaz haline geçmesi olayına buharlaşma denir. Buharlaşma olayı sıvı yüzeyinde olur. Isı alan sıvı moleküllerinden bazıları sıvı yüzeyinde,moleküller arası çekim kuvvetini ve sıvının yüzey gerilimini yenerek gaz fazına geçer.
Buharlaşmaya basınç ve diğer fiziksel şartların etkisi çoktur.

  • · Buharlaşma her sıcaklıkta olabilir.
  • · Maddeler dışarıdan ısı alarak buharlaşırlar. Dolayısıyla buharlaşmanın olduğu yerde serinleme olur.
  • · Sıcaklığın artması buharlaşmayı hızlandırır.
  • · Açık hava basıncının azalması buharlaşmayı artırır.
  • · Sıvının açık yüzey alanı arttıkça buharlaşma daha fazla olur.
  • · Rüzgarlı havada buharlaşma fazla olduğundan çamaşırlar daha çabuk kurur.

Kaynama
Bir kapta bulunan sıvı ısıtılırsa sıcaklığı yükselir ve buharlaşma artar. Sıvının sıcaklığının yükselmesiyle meydana gelen buhar basıncı, sıvının yüzeyine etki eden basınca eşit olduğu an, sıvı kaynamaya başlar. Kaynama sırasında sıvının sıcaklığı değişmez.
Kaynama Sıcaklığı
Sabit atmosfer basıncı altında bütün sıvı maddelerin, sıvı halden gaz hale geçtiği sabit bir sıcaklık değeri vardır. Bu sıcaklık değerine kaynama noktası denir. Kaynama sıcaklığı maddeler için ayırt edici bir özelliktir.
Buharlaşma Isısı
Kaynama noktasına gelmiş 1 gram sıvı maddenin tamamının aynı sıcaklıkta gaz haline gelmesi için verilmesi gereken ısıya buharlaşma ısısı denir. Buharlaşma ısısı Lb ile gösterilir. Kaynama sıcaklığındaki m gramlık maddeyi gaz haline getirmek için verilmesi gereken ısı miktarı
Q=m.Lb
bağıntısı ile bulunur. Suyun buharlaşma ısısı
Lb = 540 cal/g dır. Buharlaşma ısısı maddeler için ayırt edici bir özelliktir.
Gaz halindeki bir maddenin ısı vererek sıvı hale geçmesine yoğunlaşma denir. Erime ve donmada olduğu gibi, yoğunlaşma da, kaynamanın tersidir. Dolayısıyla bir maddenin kaynama sıcaklığı ile yoğunlaşma sıcaklığı eşittir. Buharlaşma ısısı ile yoğunlaşma ısısı da eşittir.

  • Kaynama ve yoğunlaşma anında maddenin sıcaklığı değişmez.
  • Bir maddenin kaynama sıcaklığı ile yoğunlaşma ısısı eşittir
  • Bir maddenin buharlaşma ısısı ile yoğunlaşma ısısı eşittir.
  • Kaynama sıcaklığı ile buharlaşma ısıs ayırt edici özelliklerdendir.

Süblimleşme
Bazı katı maddeler ısıtılınca sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçerler. Bu olaya süblimleşme denir. Naftalin, ernet ve bazı koku yayan maddelerin zamanla azaldığı görülür. Fakat hiç sıvılaştığı görülmez. Bu tür maddelerde süblimleşme olur.
Kaynama ve Yoğunlaşmaya Etki Eden Faktörler
Yine erime ve donmada olduğu gibi, kaynama ve yoğunlaşmaya etki eden faktörler vardır. Basınç ve maddenin saflığının değiştirilmesi, kaynama sıcaklığını etkiler.
· Kaynama olayının gerçekleşmesi için, buhar basıncının atmosfer basıncına eşit olması gerekir. Atmosfer basıncı artarsa, ağzı açık kaptaki sıvının kaynaması zorlaşır. Atmosfer basıncının azalması ise kaynamayı kolaylaştırır. Dolayısıyla sıvı daha düşük sıcaklıkta kaynar.
Deniz düzeyinde 100 °C de kaynayan saf su, Ankara’da 96 °C de, Erzurum’da ise 94 °C de kaynar.
Düdüklü tencerede basıncın artmasıyla sıvının kaynama sıcaklığı artırılır, dolayısıyla yemekler daha çabuk pişer.
· Saf sıvı içine karıştırılan farklı maddeler sıvının saflığını bozar. Saflığı bozulan sıvının kaynama noktası değişir. Örneğin suyun içine tuz karıştırılırsa, kaynama noktası yükselir.
Suyun Hal Değişim Grafiği
Bir parça buz ısıtıldığında önce sıcaklığı artar. Erime sıcaklığına geldiğinde hal değiştirmeye başlar ve buzun tamamı eriyinceye kadar sıcaklığı değişmez. Isı enerjisi verilmeye devam edildiğinde, suyun sıcaklığı artar ve 100 °C de kaynamaya başlar. Sıvının tamamı bitinceye kadar sıcaklık değişmez. Bu açıklamaya göre buzun sıcaklık-aldığı ısı enerjisi grafiği şekildeki gibi olur.

Buzun erime ısısı Le = 80 cal/g, buharlaşma ısısı
Lb = 540 cal/g dır. Dolayısıyla 0 °C deki 1 gram buzu eritmek için 80 calorilik ısı gerekirken, 100 °C deki 1 gram suyu gaz haline geçirmek için 540 calori gerekir. Bundan dolayı DQ1 < DQ2 dir.
Madde ısı hızı sabit olan ocakla ısıtılıyorsa, ısı ekseni yerine zaman ekseni alınabilir.
GENLEŞME
Isı alan cisimlerin moleküllerinin hareketi artar. Bu da moleküller arası uzaklığın artmasına neden olur. Bunun sonucunda da cismin hacmi artar yani genleşir.
Isıtılan cisimlerin hacminde meydana gelen artışa genleşme, azalmaya ise büzülme denir.
Genleşme ve büzülmelerin sonucunda elektrik tellerinin yazın sarkık, kışın ise gergin durduğu görülür. Tren raylarının birleşme yerlerinde genleşmeden dolayı boşluk bırakılır.
Katılarda Genleşme
Katı madde, çubuk şeklinde ise boyca uzama, levha şeklinde ise yüzeyce genleşme, küre ve silindir gibi cisimlerde ise hacimce genleşme olarak incelenir.
Boyca Uzama
Katı bir çubuk, ısıtılıp sıcaklığı artırıldığında boyunun uzadığı gözlenir. Boyu uzayan bir çubuğun genişliği de artar. Fakat boyundaki artışın yanında genişliğindeki artış ihmal edilecek kadar küçüktür. Bundan dolayı metalin tek boyutta genleştiği kabul edilir ve buna boyca uzama denir.

İlk boyu l0 olan bir çubuğun sıcaklığı DT kadar artırılırsa, boyundaki Dl uzama miktarı,
Dt=l0.a.DT
bağıntısı ile hesaplanır. Buradaki a katsayısı, maddenin cinsine bağlı olup boyca uzama katsayısı olarak ifade edilir.
Birim uzunluktaki bir çubuğun sıcaklığı 1 °C artırıldığında boyundaki uzama miktarı boyca uzama katsayısına eşittir.
  • Uzama katsayısı katı maddeler için ayırt edici bir özelliktir.
  • Çubuk şeklindeki maddelerin boyca uzaması kesit alanına bağlı değildir.Aynı maddeden yapılmış, ilk boyları eeşit olan çubukların sıcaklıkları eşit oalrak artırılırsa ,kalın olan çubukla ince olan çubuğun boyları eşit miktarda artar.
  • Genleşmenin terzi büzülmedir.Bir çubuk sıcaklığı artırıldığında ne kadar uzuyorsa ,ilk duruma göre sıcaklığı eşit miktar azaltılırsa , eşit miktar kısalır.
  • a uzama katsayısı büyük olan çubuk, ısıtıldığında fazla uzar soğutulduğunda ise fazla kısalır.
İlk boyları eşit olan X ve Y metal çubuklarından X in uzama katsayısı Y ninkinden büyük olsun (aX > aY).d
Bu çubukların sıcaklığı eşit miktar artırılırsa, X in boyu daha fazla uzar. Eğer sıcaklıkları eşit miktar azaltılırsa X in boyu daha fazla kısalır.
Fakat bu çubuklar birbirinden ayrılmayacak şekilde perçinlenmiş iseler, ısıtıldıklarında ya da soğutulduklarında bükülme meydana gelir.

X in uzama katsayısı Y ninkinden büyük olduğundan, ısıtılma sonucu X çubuğu daha fazla uzayacağı için Y nin üzerine doğru bükülür. Soğutulma sonucunda ise X daha fazla kısalacağı için Y çubuğu X in üzerine doğru bükülür.

Yüzeyce Genleşme
İnce levha şeklindeki katı maddelerin kalınlığındaki genleşme, yüzeyindeki genleşmenin yanında çok küçük kaldığı için dikkate alınmaz. Dolayısıyla böyle bir levhadaki genleşmeye yüzeyce genleşme denir.
Yüzey alanı S0 olan ince metal bir levha ısıtıldığında yüzey alanı artar. Yüzey alanındaki DS artış miktarı
DS=So.2a.DT
bağıntısı ile hesaplanır. İki boyutta genleşme olduğu için a uzama katsayısı 2a olarak alınmıştır. Benzer şekilde soğutulan levhanın yüzey alanındaki azalma da aynı bağıntı ile hesaplanır.
Şekildeki levhanın içindenr yarıçaplı bir parça çıkarılıp atılıyor.
a. Levha ısıtıldığında genleşme olur. Genleşme sonucu levhanın yüzey alanı artar. İçteki boşluğun alanı da artar. Yani r yarıçapı büyür. Isıtılan bu levha içe doğru genleşmez hep dışa doğru genleşir. Fotokopik büyütme gibi olur. Dolayısıyla a, b ve r uzunluklarından üçüde artar.
b. Levha soğutulduğunda, levhanın yüzey alanı azalır. Dolayısıyla a, b ve r uzunlukları küçülür. Yine fotokopik küçülmeye benzetebiliriz.
Hacimce Genleşme
Bütün maddeler hacimce genleşir. Fakat bazı doğrultulardaki genleşmeler ihmal edilecek kadar küçük olduğunda, boyca uzama ve yüzeyce genleşme durumları olur.
İlk hacmi V0 olan küresel bir cismin sıcaklığı DT kadar değiştirildiğinde hacmindeki değişme miktarı olan DV,
bağıntısı ile bulunur.
Buradaki a değerine hacimce genleşme katsayısı denir. Hacimce genleşme üç boyutta olduğu için
a = 3a diyebiliriz.
Sıvılarda Genleşme
Sıvılar içinde bulundukları kabın şeklini alır. Isıtılan bir sıvı, hacimce genleşir. İçi su dolu bir kap ısıtıldığında sıvının taşması, genleştiğini gösterir. Burada sıvı genleşirken kapta genleşir. Fakat sıvıların genleşme katsayısı katılarınkinden büyük olduğu için sıvı, kaptan daha fazla genleşir ve taşma olur. Eğer kap ile sıvı eşit miktar genleşse idi sıvı taşmazdı.
Bu bağıntıya göre, aynı cins sıvıların sıcaklığı eşit miktar artırılırsa, hacmi büyük olan sıvı daha fazla genleşir. Su diğer sıvılardan farklı şekilde genleşir.
+4 °C de hacmi en küçük değerini alır. +4 °C den itibaren hacmi artar ve 0 °C deki hacmi ile +8 °C deki hacmi eşit olur. Buna göre suyun hacim – sıcaklık ve özkütle – sıcaklık grafiği aşağıdaki gibi olur.
+4 °C de hacmin minimum olduğu yerde özkütle maksimum değerini alır. Özkütlesi büyük olan sıvı altta olduğu için, su birikintilerinin, göllerin ve denizlerin, dip kısımlarındaki sıcaklık +4 °C civarındadır.

Şekilde kesit alanı veri len K, L, M kaplardaki aynı cins sıvıların sıcaklıkları eşit miktar artırıldığında, L ve M kaplarındaki sıvılar eşit miktar genleşir.

r
DV = V0 . a . DT bağıntısına göre, a ve DT eşit iken ilk hacmi büyük olan sıvı daha çok genleşir. K deki sıvı ise bunlara göre daha az genleşir.
Fakat genleşen sıvıların kaplardaki yükselme miktarlarına bakılırsa, durum değişir. M kabının üst kısmı daha dar olduğu için sıvı burada daha fazla yükselir. L deki sıvı hacmi K dekinin iki katı olduğu için, DVL = 2DVK olur.
Fakat L nin kesit alanı da K nin kesit alanının iki katı olduğundan K ve L deki sıvı yükselmeleri eşit olur.
ISI İLETİMİ VE YALITIMI
Isı enerjisi bir yerden başka bir yere üç yolla yayılır.
1. İletim yoluyla
2. Konveksiyon (madde akımı) yoluyla
3. Işıma yoluyla
1. İletim
Isının iletim yoluyla yayılması katılarda olur. Katıların molekül yapısı sıkı olduğu için ısı alan bir molekül aldığı ısının bir kısmını çevresindeki moleküllere aktararak onlarında sıcaklığının artmasına neden olur. O moleküllerde ısısını komşu moleküllere aktarır ve böylece bir ucu ısıtılan katı maddenin iletim yoluyla diğer ucu da ısınır.
Katı maddelerde ısı yüzde yüz olarak iletilmez. İletme durumu bazı maddelerde hızlı, bazılarında ise yavaştır. Bundan dolayı ısı iletkenliği katı maddeler için ayırt edici bir özelliktir.
En iyi iletkenler saf metaller ve bunlar içinde de altındır.

X, Y çubuklarının uçlarından eşit uzaklığa konulan mumlardan önce hangisi düşerse, o çubuğun ısı iletkenliği daha fazla demektir.

Sıvı ve gaz molekülleri arasındaki uzaklık katılarınkine göre fazla olduğu için iletim yoluyla ısı iletemez.
2. Konveksiyon (Madde Akımı)
Sıvı ve gazlar akışkan olduklarından kolay hareket edebilirler. Isınan maddeler genleşerek hacmi artar ve özkütlesi azalır. Özkütlesi azalan akışkan yukarı çıkarken, özkütlesi büyük olan akışkan aşağı iner ve bir sirkülasyon (sıvı dolaşımı) meydana getirir.
Örneğin kalorifer yandığında, çevresindeki hava moleküllerini ısıtır ve ısınan hava genleşerek odanın diğer taraflarına gider ve oraları da ısıtır.
Bir sıvı alttan ısıtıldığında ısınan sıvı genleşir ve özkütlesi azalır. Özkütlesi azalan sıvı yukarı, yukarıdaki daha soğuk ve özkütlesi büyük olan sıvı aşağı iner ve sıvı içinde bir sirkülasyon olur. Dolayısıyla kabın alt tarafı ısınmakla sıvının üst kısmı da madde akımı yoluyla ısınmış olur.
3. Işıma
Sıcak cisimler ışıma yaparlar. Etrafa elektromanyetik dalga gönderirler. Bu dalgalar enerji paketcikleridir (foton). Bu enerji dalgalarını soğuran yüzeyler ısınırlar. Enerji dalgaları yayan cisim ise enerji kaybettiği için soğur.
Güneşin dünyayı ısıtması ışıma yoluyla olur. Güneşten yayılan ışık dalgalarını soğuran yüzeyler ısınırlar. Koyu renkli yüzeyler ışığı daha çok soğurduğu için daha çok ısınırlar. Açık renkli yüzeyler ise daha çok yansıttıkları için az ısınırlar.
Termosların iç yüzeyinin parlak olması ısının ışıma yoluyla kaçmasını engellemek içindir. Termosun dış yüzeyi parlak ise, dışardan içeriye ısının girmesini azaltmak içindir.

Sıcak bir metal parçası zemine bırakıldığında zamanla soğur. Bu cismin soğuması yani ısı kaybı, iletim, konveksiyon ve ışıma yoluyla olur. Zemine temas ettiği için iletimle ısının bir kısmını zemine aktarır. Havadaki moleküller cisme çarparak ondan ısı alırlar. Ayrıca sıcak cisimler gözlerimizle göremediğimiz kızıl ötesi ışınlar yayarlar. Yani ışıma yoluyla da ısının bir kısmını verir ve zamanla soğurlar.

Binalardaki çift cam, tuğlalar arasına konulan köpük, bodrum katlardaki strofor, çatılardaki izocam, su saatleri üzerine dökülen odun talaşı, oda zeminlerinin parke ile döşenmesi ısı yalıtımına birer örnektir.

Bir buz kalıbını güneş ışınlarının geldiği yere koyduğumuzda eridiği, yazın elektrik tellerinin sarktığı, yeterince ısı alan suyun kaynadığı, kışın ise bazı yerlerde suların donduğu görülür. Yani kısaca ısı bazı kimyasal ve fiziksel olayların gerçekleşmesine neden olur. Isı ve sıcaklık kavramları birbirine bağlı olarak değişen kavramlardır.
Sıcaklık
Bir maddenin belli bir ölçüye göre, soğukluğunu veya ılıklığını gösteren nicelik, sıcaklık olarak bilinir.
Bir maddedeki her molekülün kinetik enerjisi farklı farklıdır. Bütün moleküllerin kinetik enerjilerinin toplamı, toplam molekül sayısına bölünürse, ortalama kinetik enerjisi bulunur. Bu ortalama kinetik enerji sıcaklığın bir ölçüsüdür. Bu değerin yüksek olduğu madde daha sıcak, düşük olduğu maddenin sıcaklığı ise daha düşük demektir.
Bir maddenin ortalama kinetik enerjisi ile orantılı olan büyüklüğe sıcaklık denir. Bir maddenin sıcaklığı değişiyorsa, çevresine ısı veriyor ya da çevresinden ısı alıyordur.


Havanın Varlığını Anlama Deneyleri

TOPRAKTA HAVA VARDIR

Deneyin amacı:Toprakta havanın varlığını görmek.

Hazırlık Sorusu:

Toprakta yaşayan canlılar vücutları için gerekli havayı nereden ve nasıl temin eder? Araştırınız.

Kullanılan araç ve gereçler:

1.beherglas (250 ml)

3.su

5.uzun cam çubuk

2.kuru toprak

4.dereceli silindir

Deney düzeneği:

Deneyin yapılışı:

1.Beherglasın içine  yarıya kadar toprak doldurunuz.

2.Dereceli silindire su doldurarak, beherglastaki torağın üzerine birden dökünüz ve sonucu gözleyiniz.

Deneyin sonucu:

Toprak üzerine su döküldüğünde topraktan küçük hava kabarcıklarının su yüzeyine doğru çıktığı gözlenir. Cam çubukla su içindeki toprak karıştırılırsa hava kabarcıklarının daha çok çıktığı görülür. Bu deneyle toprak içinde hava bulunduğu anlaşılır.

Toprakta bulunan hava, o  toprakta yaşayan canlıların solunumu için gereklidir.

Teorik bilgi:

Havanın varlığını gözlem yaparak da anlayabiliriz. Hafif  açılmış pencereden yüzümüzün serinlemesi, çevredeki ağaçların yapraklarının kımıldaması, ilkbaharda tarladaki ekinlerin dalgalanmasının nedeni hep havadır. Toprakta, suda, giydiğimiz kumaşlarda, tuğlada, küp şekerde, kumda hava vardır.

ALINTI

Vücudumuz ve Organlarımızın Görevleri

A. SİNİR SİSTEMİ

Organların çalışmasını hızlı, etkili ve elektriksel yollarla düzenleyen yapılardan oluşur. Sinir sistemi sinir telleri yardımıyla tüm vücuttaki olayları denetler ve düzenler. Özelliğine göre 2 kısımdan oluşur.

1. Merkezi Sinir Sistemi

Sinir sisteminin yönetici ve denetleyici kısmıdır. Kafatası ve omurga içindeki sinirsel organlardan oluşur.

a. Beyin : Kafatası içerisindeki en büyük sinirsel organdır. Yüzeyi girintili çıkıntılı olup iki yarım küreden oluşur. Beyinle kafatası arasında bulunan 3 katlı zar beyni sarsıntılardan ve darbelerden korur. Yapısında milyarlarca sinir hücresi ağ şeklinde bulunur. Beyin yardımıyla insan vücudunda;

– Duyu organlarından gelen uyarılar değerlendirilir.

– Problem ve olaylar düşünülür, çözülür.

– Öğrenme faaliyeti ve hafıza olgusu sağlanır.

– Acıkma, susama, uyku, uyanıklık düzenlenir.

– Kan basıncı ve vücut sıcaklığı düzenlenir.

– Hormonların salgılanma zamanı belirlenir.

b. Beyincik : Yapısı beyne benzer ve küçüktür. İki yarım küreden oluşur. Kafatasının arka alt tarafında bulunur. Beyin, iç kulak ve iskelet kaslarıyla bağlantılıdır. Beyincik yardımıyla insan vücudunda;

– Kol ve bacaklardaki kasların birbiriyle uyumlu çalışması sağlanır.

– Kol ve bacaklardaki kasların çalışma derecesi düzenlenir.

– Aktif hareketin dengeli olması sağlanır.

c. Omurilik soğanı : Yüzeyi düz olup soğana benzer bir şekle sahiptir. Boynun üst kısmında bulunur. İstem dışı çalışan iç organları yönetir.

Omurilik soğanı yardımıyla insan vücudunda;

– Solunum sisteminin çalışması düzenlenir.

– Dolaşım sisteminin çalışması düzenlenir.

– Boşaltım sisteminin çalışması düzenlenir.

– Sindirim sisteminin çalışması düzenlenir.

d. Omurilik : Sırtdaki omurga içerisinde bulunur. Yüzeyi düz olup sinir kordonunundan oluşur. Kafatası organları ile vücut organları arasındaki bağlantıyı sağlar.

Omurilik yardımıyla insan vücudunda;

– Beyinle organlar arasında bilgi iletimi sağlanır.

– Refkles davranışlarının oluşması düzenlenir.


Refleks :
Vücuda yapılan ani ve güçlü etkilere karşı vücudun aynı şekilde tepki göstermesidir. İstemsiz olarak yapılır. Vücudu koruyucu özelliğe sahiptir. Kazanılma şekline göre 2 çeşidi bulunur.

Doğuştan kazanılan (kalıtsal) refleks : Genlerle ilgili olup nesilden nesile aktarılır. Her insanda aynı şekilde bulunur.

– Doğan çocuğun emme hareketi

– İğne batan parmağın çekilmesi

– Gürültülü sesten ürkme

– Göz bebeğinin büyüyüp küçülmesi

Sonradan kazanılan (şartlı) refleks : Doğumdan sonra deneyimlerle ve öğrenme sonucu kazanılır. Nesilden nesile aktarılmaz.

– Limon görünce ağzının sulanması

– Örgü örme, dans etme, yüzme davranışları

– Bisiklet ve araba sürme davranışları

2. Çevresel Sinir Sistemi

Vücudu ağaç kökü şeklinde saran sinir liflerinden oluşur. Merkezi sinir sistemi ve vücut organları arasındaki sinirsel iletimi sağlar.

Sinirlerin Yapı ve Özellikleri

Sinir dokusunu oluşturun hücrelere nöron denir. Milyarlarca nöron insan vücudunu ağ gibi sararak yönetimi sağlarlar. Nöronlar görevleri için aşırı farklılaşmış olup bölünme yetenekleri yoktur. Çalışmaları sırasında bol miktarda enerji harcarlar. Nöronların şekilleri benzer olup 3 kısımdan oluşurlar.

Dendrit :
Kısa ve çok sayıda olan uzantılardır. Çevreden aldıkları uyarıları aksona taşırlar.

Akson : Uzun ve bir tanedir. Dendritten aldığı uyarıları hedefi olan organa doğru taşır.

Gövde : Nöronun çekirdek ve organellerinin bulunduğu sitoplazma kısmıdır. Hücredeki hayatsal olayları gerçekleştirir.

Miyelin kılıf : Bazı nöronlarda, aksonların çevresiyle yalıtımını sağlayarak uyartıların daha hızlı taşınmasını sağlar.

Uyarı : Nöronları etkileyen çevresel değişmelerdir.

Uyartı (İmpuls) : Uyarılar etkisiyle nöronlarda oluşan elektiriksel ve kimyasal değişmelerdir. İnsan vücudunda görev ve taşınan bilginin farklılığına göre 3 çeşit sinir hücresi kullanılır.

Duyu nöronu : Uyarıları duyu organlarından merkezi sinir sistemine taşır.

Motor nöron : Merkezi sinir sisteminden organlara doğru emir taşır.

Ara nöron : Merkezi sinir sistemini oluşturur.

Uyarı ve emirler sinirler üzerinde uyartılar şeklinde taşınırlar. Taşınma hızları sabit olup oluşma miktarları değişebilir. Uyartılar nöronlar üzerinde iyonlar yardımıyla elektriksel; Nöronlar arasında hormonlar yardımıyla kimyasal olarak taşınır. Nöronlar birbirine bağlandığı bölgelere sinaps denir. Sinapslar bir nöronun aksonuyla diğerinin dendriti arasında kurulur. Uyartılar sinapslar üzerinde salgılanan özel hormonlarla taşınır. Böylece uyartının hangi yolu takip ederek hangi organa ulaşacağı belirlenir.

B. HORMON SİSTEMİ

Organların çalışmalarını yavaş, zayıf ve uzun süreli olarak etkileyen sistemdir. Organların çalışmasını ürettiği hormonlar yardımıyla düzenler. Üzerinde özel mesaj taşıyan protein ve yağ yapılı maddelere hormon denir. Hormonlar özel salgı bezlerinde üretilirler. İhtiyaç anında belli miktarda salgılanıp kanla tüm vücuda yayılırlar. Hormonlar belirli orgaların çalışmasını bir süre etkiler. Hormonların az ya da aşırı miktarda salgılanması hastalık oluşmasına etkide bulunur. Her bir hormonun yapı ve etkisi birbirinden farklıdır. İnsanda hormon üreten organlar ve görevleri birbirinden farklıdır.

1. Hipofiz Bezi

Beynin alt kısmında bulunan küçük bir bezdir. Sinir sistemi ile hormonal sistem arasındaki bağlantıyı sağlar. Çok çeşitli hormonları salgılar ve vücudu yönetir. Hipofiz bezi yardımıyla insan vücudunda;

– Diğer salgı bezlerinin çalışması yönetilir.

– Yaşa uygun büyüme ve gelişme sağlanır.

– Vücutta tutulacak su miktarı belirlenir.

– Damarlardaki kan basıncının kontrolü sağlanır.

– Doğum öncesi süt bezlerinin gelişmesi sağlanır.

– Sperm ve yumurta üretiminin düzenlenmesi sağlanır.

2. Epifiz Bezi

Beyin yarım kürelerinin arasında bulunur. Çalışması ışık miktarından etkilenir. Epifiz bezi yardımıyla canlılarda;

– Ergenlik dönemine kadar eşeysel gelişme önlenir.

– Günlük uyku, uyanıklık peryodu düzenlenir.

– Hayvanların mevsimsel üreme davranışları düzenlenir.

3. Tiroit Bezi

Gırtlağın sağında ve solunda bulunur. İki parçalı olup iki çeşit hormon salgılar. Tiroit bezi yardımıyla insan vücudunda;

Tiroksin hormonu salgılanır. Bu hormon hücrelerdeki enerji üretim hızını etkiler. Besin ve oksijen kullanımını artırır.

Kalsitonin hormonu salgılanır. Bu hormon kandaki kalsiyum ve fosfat miktarını düzenler. Kemiklerin sertleşmesini sağlar.

4. Böbrek Üstü Bezi

Vücudun arka tarafında bel hizasında bir çift olarak bulunur. Böbreğin üzerinde bağımsız olarak çalışır. İki çeşit hormon salgılar. Böbrek üstü bezi yardımıyla insan vücudunda;

Adrenalin hormonu salgılanır. Bu hormon korku, çoşku, heyecan, öfke anlarında :-):-):-):-)bolizmanın hızlanmasını sağlar.

Aldosteron hormonu salgılanır. Bu hormon kandaki mineral oranını ayarlar. Fazlasının idrara geçmesini sağlar.

5. Pankreas Bezi

Hem hormon hem de sindirim enzimi üretebilen karma bir bezdir. Midenin hemen altında bulunur. İki çeşit hormon salgılar ve kan şekeri seviyesinin sabit değerde kalmasını sağlar. Pankreas yardımıyla insan vücudunda;

Glukagon hormonu salgılanır. Bu hormon hücrelerde depolanmış glikojenin eritilerek kana geçmesini ve kan şekerinin artmasını sağlar.

İnsülin hormonu salgılanır. Bu hormon kandaki şekerin hücrelere geçerek depolanmasını ve kan şekerinin azalmasını sağlar.

6. Eşey Bezleri

Cinsiyetle ilgili olup erkeklerde testis, dişilerde yumurtalık şeklinde bulunur. Bazı eşey karakterlerinin oluşması ve üreme faaliyetinin yapılmasını sağlar. Eşey bezleri yardımıyla insan vücudunda;

– Sperm ve yumurta hücrelerinin üretimi sağlanır.

– Erkek ve dişilerde ilgili cinsiyet karakterlerinin oluşması sağlanır.

DUYU ORGANLARI

Canlıların yaşadığı doğada ışık, ısı, nem, yağış, basınç gibi çevre şartları zamanla değişir. Bu değişmeleri algılayarak yaşamını düzenleyen canlılar ortama uyum sağlarlar. Çevredeki değişmelerin canlılara ulaşmasına uyarı denir. Uyarıları alarak sinirlere aktaran organlara duyu organları denir. Vücuttaki duyu organları kendilerine yapılan ışık, basınç, ses, koku, tat gibi uyarıları alarak sinirleri etkiler. İnsan vücudunda 5 çeşit duyu organı kullanılır.

A. GÖZ
Cisimleri görmeyi sağlayan duyu organıdır. Cisimlerden gelen ışığı algılayarak beyne iletir. Böylece cisimlerin uzaklığı, şekli, rengi, büyüklüğü algılanır. Göz evinde bulunan gözün çevresinde koruyucu organlar bulunur. Kaşlar terin göze ulaşmasını önler, kirpikler tozların göze ulaşmasını önler, göz kapakları gözün dış kısmını temizler, göz yaşı gözün dış kısmını yıkar.

Göz yuvarlağı ortadan kesildiğinde, üç tabakadan oluştuğu ve görme yapılarını taşıdığı görülür.

1. Sert Tabaka

Bağ dokudan oluşur ve beyazdır. Sık dizilimde hücrelerden oluşur. Göze yuvarlak şeklini ve direnç kazandırır. Böylece gözdeki iç ve dış basıncı dengeler. Gözün ön tarafındaki saydam tabakayı oluşturur.

Saydam tabaka (kornea) : İnce ve esnek olup ışığın kırılarak göze girmesini sağlar. ince kenarlı mercek gibi davranır ve göze gelen ışığı göz bebeğinde toplar.

2. Damar Tabaka

Orta tabakadır. Bol miktarda kan damarı taşır. göz yapılarının beslenmesini sağlar. Göz boşluğuna bakan yüzeyi siyah maddelerle kaplıdır. Böylece göz içinin karanlık odaya dönüşmesini sağlar. Karanlık oda göze giren ışığın yansımasını önler. Bu tabaka farklılaşarak iris, göz bebeği, mercek ve mercek kaslarını oluşturur.

İris : Düz kaslardan oluşan renkli yapıdır. Göze siyah, kahverengi, yeşil, mavi gibi özel renkleri kazandırır. Işık miktarına göre kasılır. Göze girecek ışığı ayarlar.

Göz bebeği : İrisin ortasındaki açıklıktır. Işığın merceğe ulaşmasını sağlar.

Mercek : Canlı, esnek ve ince kenarlıdır. İncelip kalınlaşarak gözün uzak ve yakına uyumunu sağlar.

Mercek kasları : Bakılan mesafelere göre merceğin şeklini değiştirir.

3. Ağ Tabaka (Retina)

En içte bulunan tabakadır. Ağ şeklinde göz içini astarlamıştır. Üzerinde ışığı alan duyu almaçları bulunur. Işığın kırılmaları sonucu oluşan görüntüyü alarak göz sinirine aktarır. Farklılaşmasıyla sarı benek ve kör nokta oluşur.

Sarı benek : Görme düzleminin tam karşısında bulunur. Üzerinde yoğun olarak da duyu almacı taşır. Görüntünün en net olarak algılandığı yerdir.

Kör nokta : Üzerinde almaç taşımadığı için görüntü alınmasında etkili değildir.

Görme Olayı

Cisim ® Işık ışınları ® Kornea ® Göz bebeği ® Mercek ® Ağ tabaka ®

Sarı benek ® Ters görüntü ® Almaç ® Sinirler ® Beyin ® Değerlendirme

Göz Kusurları

Gözün normal görüşünü etkileyen yapısal ve işlevsel bozukluklarına göz kusurları denir. Görüntünün bulanık ya da bazı renklerin alınamaması şeklinde etkili olur.

Miyopluk : Göz yuvarlağının uzaması ve merceğin kırığının artmasıyla oluşabilir. Uzağın bulanık, yakının net görülmesini sağlar. Kalın kenarlı mercekle düzeltilir.

Hipermetropluk : Göz yuvarlağının kısalması ve merceğin kırılıcığının azalmasıyla oluşabilir. Uzağın net, yakının bulanık görülmesini sağlar. İnce kenarlı mercekle düzeltilir.

Astigmatlık : Işığı kıran kornea ve merceğin pürüzlenmesiyle oluşur. Yakının ve uzağın bulanık görülmesini sağlar. Silindirik mercekle düzeltilir.

Presbitlik : Merceğin esnekliğini kaybetmesiyle oluşur. Uzağın net, yakının bulanık görülmesini sağlar. İnce kenarlı mercekle düzeltilir.

Kataraktlık : Merceğin saydamlığını kaybetmesiyle oluşur. Cisimlerin eksik görülmesine neden olur. Ameliyatla düzeltilebilir.

Şaşılık : Göz yuvarlağını hareket ettiren kasların bozulmasıyla oluşur. ameliyatla düzeltilebilir.

Renk körlüğü : Kalıtsaldır. Nesilden nesile aktarılır. Kırmızı ve yeşil renkler algılanamaz. Tedaviside yoktur.

B. KULAK

Sesleri algılayan işitme duyu organıdır. ses, maddelerin titreşmesi sonucu oluşur. Hava moleküllerinin üzerinde çevreye yayılır. Kulak, ses titreşmelerinin yönünü, derecesini ve özelliğini algılayarak sinirlere aktarır. Kulak dıştan içe doğru 3 farklı kısımdan oluşur.

1. Dış kulak

Ses titreşmelerini alarak kulak zarına taşır. Kulak kepçesi ve kulak yolundan oluşur.

Kulak kepçesi : Sesi toplar ve kulak yoluna verir.

Kulak yolu : Havadaki toz ve mikropların kulak içine girmesini önler.

2. Orta Kulak

Ses titreşmelerini düzenleyerek oval pencere zarına aktarır. kulak zarı, kulak kemikleri ve östaki borusundan oluşur.

Kulak zarı : İnce ve esnektir. Ses dalgaları etkisiyle titreşerek uyarıları çekiç kemiğine aktarır.

Çekiç – örs – üzengi kemikleri : Çevresinde kaslar bulunan özel kemiklerdir. Ses titreşimlerinin derecesini ayarlar. Fazlaysa azaltır, azsa yükseltirler.

Östaki borusu : İşitmeyle ilgisi yoktur. Orta kulağı ağız boşluğuna bağlar. Çok gürültülü ses ve basınçlarda kulak zarının iç ve dış kısmındaki hava basıncını dengeler.

3. İç Kulak

Uyarıların sinirlere aktarıldığı yerdir. salyangoz, dalız, oval pencere ve yarım daire kanallarından oluşur.

Dalız : İçi sıvı dolu yoldur. Ses titreşimlerini sıvı dalgası şeklinde salyangoza iletir.

Salyangoz : İki buçuk kez kıvrımlı olup, kıvrımların sonundaki almaç ve sinirler titreşimleri algılarlar. Son kısmında esnek zar ve duyu almaçlarının bulunduğu yere korti organı denir. Korti organı ses titreşimlerini alarak duyu sinirlerine aktarır.

Yarım daire kanalları : İşitmeyle ilgisi yoktur. Birbirine dik olan 3 yarım kanaldan oluşur. Kanalları yardımıyla vücudun duruşunu beyinciğe bildirir. Böylece dengeye yardımcı olur.

C. DİL

Yenilen besinlerin tadını algılar. Yapısında çizgili kaslar bulunur. İstemsiz ve istemli olarak çalışabilir. Üzerinde kabartılar şeklinde tat tomurcukları bulunur. Bu tomurcukların üzerinde çok sayıda duyu almacı ve sinir bulunur. Dil üzerinde 4 çeşit almaç bulunur. Bu almaçlar tatlı, tuzlu, ekşi ve acıyı algılar.

Bu almaçlar dilin her tarafında bulunmakla beraber bazı kısımlarda yoğunlaşmıştır. Bu nedenle dilin ucu tatlıyı, arkası acıyı, ön yan tuzluyu ve arka yan kısımlar ekşiyi daha iyi algılar. Almaçların çalışabilmesi için tat moleküllerinin tükürükte erimesi gereklidir.

D. BURUN

Koku alma duyu organıdır. Nefesle alınan havadaki koku taneciklerini algılar. İçerisinde kıllar, mukus tabakası, kemik kıvrımlar ve kılcal damar tabakası bulunur.Burun alınan havanın temizlenmesini, ısıtılmasını, nemlendirilmesini ve kokusunun alınmasını sağlar.

Uçucu olan koku maddeleri burun içindeki mukus sıvısında eriyerek almaç ve sinirleri uyarır. Buradaki almaçlar aşırı ve uzun süreli uyarımlardan dolayı koruyucu olarak yorulma özelliğine sahiptir.

E. DERİ

Vücut çevresini örten ince, esnek ve canlı bir dokudur. Hücreleri sık dizilimli olup çok farklı görevleri yapabilir. İki tabakadan oluşur.

Üst deri : Derinin en dış kısmıdır. Dış ortamla etkileşim halindedir. İki kısımdan oluşur.

Ölü kısım (Korun) : Protein tabakasından oluşur. Yabancı maddelerin vücuda girmesini önler.

Canlı kısım (Malpigi) : Deriye özel renk kazandırır. Ölü tabakanın sürekli olarak yenilenmesini sağlar.

Alt deri : Derinin beslenmesini, uyarıları almasını, kılların oluşmasını sağlayan kısımdır.

DESTEK ve HAREKET SİSTEMLERİ

İnsanların yer ve yönlerini değiştirmelerine hareket denir. Hareketi sağlayan organlar hareket sistemini oluşturur. Destek ve hareket sisteminin oluşmasında kemikler, kaslar ve eklemler kullanılır.

1. İskelet

Kemiklerin birleşmesiyle oluşan yapıya iskelet denir. İnsan iskeletinde 210 civarında kemik bulunur. İskeleti oluşturan kemikler eklemlerle birbirine bağlanırlar. İskelet insan vücudunda;

– Genel şeklini kazandırır.

– Aktif hareketi sağlar.

– İç organlara desteklik sağlar.

– Merkezi sinir sistemini dış etkilerden korur.

– Kan hücrelerini üretir ve mineral depolar.

İnsan iskeleti özelliğine göre 3 kısımdan oluşur.

a. Baş iskeleti : Kafatası kemiklerini oluşturur. Beyin ve beyinciği dış etkilerden korur. Çene kemikleriyle beslenmeyi sağlar. Yapısında yüz, elmacık, burun, çene ve şakak kemikleri bulunur.

b. Gövde iskeleti : Vücudun karın ve göğüs kısımlarını oluşturur. İç organları tutar. Kalp ve akciğeri korur. Yapısında omurga, kaburga, kürek, köprücük, göğüs kemikleri bulunur.

c. Üye iskeleti : Kol ve bacakların oluşmasını sağlar. Aktif hareket ve ellerin oluşmasında etkili olur. Uyluk, kaval, baldır, pazu, dirsek, parmak kemiklerinden oluşur.

Şekil ve büyüklüğüne göre 4 çeşit kemik bulunur.

Kısa kemik : Eni boyuna yakın olan kemiklerdir. El ve ayaklardaki parmak ve bilek kemikleri bu gruba girer.

Uzun kemik : Boyu eninden uzun olan kemiklerdir. Kol ve bacaklarda bulunur.

Yassı kemikler : Yüzeyi geniş, levha şeklindeki kemiklerdir. Kafatası, kaburga, kürek, köprücük, çene kemiği bu gruba girer.

Düzensiz şekilli kemikler : Belli bir şekle sahip olmayan omurlar bu gruba girer.

Kemiğin Yapısı

Kemiklerin enine kesilmesi durumunda farklı yapı ve özelliklerdeki kısımlardan oluştuğu görülür. Yapısında kemik zarı, sert kemik dokular, süngersi kemik doku, kemik kıkırdağı, sarı ilik ve kırmızı ilik bulunur.

Kemik zarı (periost) : Kemiğin dışında bulunur. Kemiğin beslenmesini, büyümesini, (kalınlaşmasını) ve onarılmasını sağlar.

Kemik kıkırdağı : Kemiğin uç kısmında bulunur. Kemiğin boyuna uzaması ve eklemlerin oluşmasını sağlar.

Sert kemik dokusu : Mineral oranı fazla olan sıkı dizilimli kısımdır. Kemiğe direnç ve şekil kazandırır.

Süngersi kemik dokusu :
Kemik içerisinde oyuk şeklinde boşluklar oluşturur.

Sarı ilik : Yağ depolanmasında etkili olur.

Kırmızı ilik : Alyuvar, akyuvar ve kan pulcuklarının üretilmesini sağlar.

2. Eklemler

İskeleti oluşturan kemiklerin birbirine bağlanmasını sağlayan yapılara eklem denir. Kemiklerin hareket yeteneğine göre 3 çeşidi bulunur.

a. Oynamaz eklemler : Bağladığı kemiklerin hareket etme yeteneği yoktur. kemikleri tamamen birleştirmiştir, Kafatası ve kalçada bulunur.

b. Yarı oynar eklemler : Kemiklerin kısıtlı ve dar açıda hareket etmesini sağlar. Omurgadaki eklemler gibi.

c. Oynar eklemler : Kemiklerin farklı şekil ve açıda hareketine imkan sağlar. Kol ve bacaklardaki eklemler bu gruba girer.

3. Kaslar

Uzayıp kısalma şeklinde, şeklini değiştirebilen hücrelerden oluşurlar. Yapısında, kas dokunun hücreleri demet şeklinde bulunur. Kasların kasılıp gevşemesi sinirlerin uyarılarıyla gerçekleşir. Çalışmaları sırasında bol miktarda enerji harcarlar. İnsan vücudundaki kaslar;

– Aktif hareketi sağlar.

– Bazı iç organlara hareket yeteneği kazandırır.

– Kalbin çalışmasını sağlar.

– Konuşmanın gerçekleşmesini sağlar.

– Yedek enerji depolanmasını sağlar.

Kasların kasılması sırasında kısalma, şişme, sertleşme ve kalınlaşma gerçekleşir. Kol ve bacaklardaki kemiklerin çalışması sırasında ön ve arkada birbirine zıt çalışan kaslar bulunur. Bu zıt (açıcı ve bükücü) kasların kasılıp gevşemesiyle kol ve bacaklardaki bükülme ve gerilmeler gerçekleşebilir.

BESİNLER ve SİNDİRİM SİSTEMİ

A. BESİNLERİN ÖZELLİKLERİ

Canlıların temel özelliklerinden birisi de beslenmedir. Besin maddelerinin üretilerek ya da dışarıdan alınarak vücutta kullanılmasıyla gerçekleşir. Beslenmede kullanılan maddelere besinler denir.

Besinler canlı vücudunun büyümesinde, onarılmasında ve yaşamın düzenlenmesinde etkili olur. Üretici canlılar kendi besinlerini yaparken, tüketici olanlar dışarıdan hazır olarak alırlar. Tüketici canlıların kullandığı besinler 2 grupta bulunur.

a. Bitkisel besinler : Bitkilerin vücudunu oluşturan yaprak, meyve, tohum, kök gibi kısımlardır.

b. Hayvansal besinler :
Hayvanların vücudu ve faaliyetiyle oluşurlar. Et, süt, yumurta, bal, yoğurt, peynir bu gruba girer. Kimyasal yapılarına ve özelliklerine göre besin maddeleri 2 alt grupta incelenir.

Organik besinler : Canlı hücrelerde, biyolojik reaksiyonlar sonucu üretilirler. Protein, yağ, şeker, vitamin gibi.

İnorganik besinler : Toprak üzerinde ve içinde doğal olarak bulunurlar. Su, mineraller gibi.

Besin maddeleri canlı vücudunda kullanıldığı görevlere göre 3 grupta incelenir.

1. Karbonhidratlar (Şekerler)

C, H, O elementlerinin birleşmesiyle oluşur. Fotosentez sonucu ilk oluşan organik besindir. Değiştirilerek diğer organik besinlerin oluşmasını sağlarlar. Enerji üretiminde ilk önce kullanılır. Daha çok bitkisel besinlerde bulunur. Atom sayısı ve özelliğine göre hücrelerde farklı şekerler bulunabilir.

Glikoz şekeri : Kimyasal yapısı C6H12O6 dır. Fotosentez sonucu üretilir. Şekerlerin yapıtaşıdır. Solunum ve sentez olaylarında kullanılır. İnsan ve hayvanlarda kan şekerini oluşturur. Fehling (benedikt) çözeltisi ile kırmızı renk verir.

Glikojen şekeri :
Şekerin insan ve hayvanlardaki depo şeklidir. Binlerce glikozun birleşmesinden oluşur. Kan şekeri azaldığında eritilerek kana verilir.

Nişasta şekeri : Şekerin bitkilerdeki depo şeklidir. Binlerce glikozun birleşmesinden oluşur. Hücrelerdeki lökoplast organelinde üretilir. Tohum ve meyvelerde bol bulunur. Nişasta iyot çözeltisi ile mavi renk verir.

Selüloz şekeri :
Bitkilerde,hücre çeperinin oluşmasını sağlar. Hücrede yapısal görev yapar. Çok sert yapılıdır. Hücrelere desteklik sağlar. İnsan ve hayvanların çoğu tarafından sindirilemez. Odunun % 50’si, pamuğun %95’i selülozdan oluşur.

2. Yağlar (Lipidler)

C, H, O elemetlerinin birleşmesiyle oluşur. Şekerlerin golgide değiştirilmesiyle üretilir. İki tane yapı taşı bulunur. Bunlar yağ asidi ve gliseroldür. bir yağ molekülü 3 yağ asidi ve 1 gliserolün birleşmesinden oluşur.

Sindirilmesi zor olup şekerlerden sonra enerji verici olarak kullanılır. Çoğunlukla yedek besin olarak depolanır. Bitkisel yağlar sıvı ve hayvansal yağlar katıdır. Yağ molekülleri beyaz kağıt üzerine saydam leke bırakır. Canlılarda bulunan yağlar;

– Hücre zarını oluşturur.

– Hormonların yapısına katılır.

– Vücudun ısı yalıtımını sağlar.

– Göçmen kuşlar ve kış uykusuna yatan canlıların enerji ihtiyacını karşılar.

3. Proteinler

C, H, O, N elementlerinin birleşmesiyle oluşur. En küçük yapı taşlarına amino asit denir. Hücrelerde 20 çeşit amino asit bulunur. Amino asitler farklı sayı, sıra ve çeşitte kullanılarak değişik tipte proteinin yapılmasını sağlarlar. Proteinler ribozomlarda üretilir. Proteinler nitrik asit ile sarı renk verir. Canlılarda bulunan proteinler;

– Hücre zarı, hormon ve antikorların yapılmasını sağlar.

– Enzimlerin, kasların, tırnağın, kılların yapılmasını sağlar.

– Uzun süreli açlıklarda en son enerji vericidir.

4. Vitaminler

Hücrelerdeki biyolojik olayların düzenlenmesinde görev yapar. Çoğu bitkiler tarafından üretilir. B ve C vitaminleri suda, A, D, E, ve K vitaminleri yağda erirler. Yağda eriyen vitaminler vücutta depolanabilir.

Sindirilmeden kana karışırlar, enerji vermezler. Eksiklerinde :-):-):-):-)bolik hastalıklar oluşur. (A vitamini – Gece körlüğü, B vitamini – Beriberi, C vitamini -Skorbit, D vitamini – Raşitizm, E vitamini – Üreme bozukluğu, K vitamini – Kanın pıhtılaşmaması) Canlılarda bulunan vitaminler;

– Vücut direncini artırır.

– Kemiğin sertleşmesini, kanın pıhtılaşmasını, sağlar.

– Büyüme, gelişme, üreme davranışlarını etkiler.

5. Su (H2O)

H, O elementlerinden oluşur. Hücrelerin ortalama % 70’ini su molekülleri oluşturur. Su molekülleri kararlı, akıcı ve taşıyıcı özelliğe sahiptir. Vücuttaki kimyasal olaylar için enzimlerin çalışma ortamını oluşturur. Vücutta bulunan suyla;

– Besin ve artıkların taşınması sağlanır.

– Büyük yapılı besinlerin sindirimi sağlanır.

– Fotosentezle besin yapılır.

– Vücut sıcaklığının düzenlenmesi sağlanır.

6. Mineraller (Madensel Tuzlar)

Doğada maden şeklinde ve toprakta karışım halinde bulunur. Canlılarda 20 – 25 çeşidi (Demir, sodyum, kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi) kullanılır. Sindirilmez ve enerji vermezler. Vücutta bulunan minerallerle;

– Klorofilin, hemoglobinin, kemiklerin oluşması sağlanır.

– Kasların, sinirlerin, enzimlerin çalışması sağlanır.

B. SİNDİRİM SİSTEMİNİN ÖZELLİKLERİ

Besin maddeleri hücrelerin sitoplazmalarında kullanılır. Büyük yapılı besinlerin hücre zarından geçmesi için parçalanması gereklidir. Bu olaya sindirim denir. Sindirim olayı hücre içinde yapılıyorsa hücre içi; hücre ve vücut dışında yapılıyorsa hücre dışı sindirim denir.

İnsanlarda büyük yapılı besinlerin parçalanması için özel organlardan oluşan sindirim kanalı kullanılır. Besinlerin diş ve kaslarla parçalanmasına mekanik sindirim; enzimler yardımıyla parçalanmasına da kimyasal sindirim denir.

Bitkisel ve hayvansal kaynaklı yiyecek ve içeceklerde bulunan protein, yağ ve şekerler sindirime uğrarlar. İnsanların sindirim kanalı ağız – yutak – yemek borusu – mide – ince borusu – kalın bağırsak – yardımcı organlardan oluşur.

a. Ağız : Sindirim kanalının başlangıcıdır. Besinlerin vücuda alınmasını sağlar. Ağızda dişler, tükürük bezleri ve dil bulunur.

Dişler : Vücudun en sert yapısı olup katı besinlerin mekaniksel sindirimini sağlar. Böylece besinlerin yutulmasını ve daha kolay hazmedilmesi sağlanır.

Ağızda besinlerin parçalanmasını sağlayan kesici dişler (8) köpek dişleri (4) ve azı dişleri (20) bulunur. Bir diş dıştan içe doğru mine tabakası, fildişi tabakası ve diş özü tabakası kısımlarından oluşur.

Tükürük bezleri : Kaygan, eritici ve sindirici özelliğe sahip tükürüğü salgılar. Ağızda 3 çifti bulunur. Tükürük besinlerin ıslatılmasında, yumuşatılmasında ve kayganlaştırılmasında görev yapar.

Dil :
Çizgili kas taşıyan hareketli bir organdır. Kısmen istemli ve kısmen istemsiz olarak çalışır. Besinlerin ağız içinde çevrilmesinde ve yutulmasında etkili olur.

b. Yutak : Nefes borusu ve yemek borusunun giriş kısmında bulunur. Yapısındaki kaslı kapakçık yardımıyla solunan havanın soluk borusuna, yutulan lokmaların yemek borusuna geçmesini sağlar.

c. Yemek borusu : İnce, uzun, boru şeklinde olan düz kaslardan oluşmuş bir yapıdır. Yutulan besinlerin yavaş ve ritimsel olarak mideye taşınmasını sağlar.

d. Mide : Karın boşluğunun sol alt kısmında bulunur. sindirim kanalının geçiş kısmıdır. Duvarlarında çok sayıda düz kas ve salgı bezi bulunur. Mideye ulaşan besinler burada bir süre depolanır, karıştırılır ve mikropları öldürülür. Besinlerde bulunan proteinlerin bir kısmı sindirilir.

e. İnce bağırsak : Sindirim kanalının ince ve uzun olan kısmıdır. Duvarlarında düz kaslar bulunur ve ritimsel olarak çalışır. Burası besinlerin tamamen sindirilip emilmesinde iş görür. Pankreas ve kendi salgı bezlerinden gelen enzimler protein, yağ ve şekerleri kimyasal olarak sindirir. İç yüzeyinde bulunan kılsı villuslar sindirilen besinlerin kana geçirilmesini sağlar.

f. Kalın bağırsak : Sindirim kanalının son kısmıdır. Sindirim artıklarının bir süre depolanmasını ve zaman zaman atılmasını sağlar. Depolama sırasında gerekli su ve mineraller emilebilir. Bu kısımda bulunan yararlı vitamin bakterileri B ve K vitaminlerinin üretilmesini sağlar.

g. Yardımcı organlar : İnce bağırsaktaki sindirimin tamamlanabilmesi için sindirime yardımcı olan sıvılar üretirler. Karaciğer ve pankreas bu özelliğe sahiptir.

Pankreas : Ürettiği özsuyu içerisinde protein sindirici tripsin, Yağ sindirici lipaz ve şeker sindirici amilaz enzimleri bulunur.

Karaciğer : Ürettiği safra özsuyu ince bağırsaktaki yağların mekanik sindirimini sağlar.

DOLAŞIM SİSTEMİ

Bütün organ ve sistemler arasında madde iletimini sağlayan yapılara dolaşım sistemi denir. Dolaşım sistemi besin, gaz, hormon, artık, antikor gibi maddeleri ilgili hücrelere taşır.

A. DOLAŞIM SİSTEMİNİN KISIMLARI

Dolaşım sistemini kalp, damarlar ve kan dokusu oluşturur.

1. Kalp

Göğüs boşluğunda bulunan çizgili kaslardan oluşmuş bir organdır. İstemsiz, hızlı, güçlü ve uzun süreli olarak çalışır. Böylece kan sıvısının damarlarda akmasını sağlar. Kalp, kulakçık ve karıncık olmak üzere 2 kısımdan oluşur.

Kulakçık : Kan sıvısını kalbe doğru çeken kısmıdır. Sol kısmı vücut toplar damarına, sağ kısmı akciğer toplar damarına bağlıdır.

Karıncık : Kan sıvısını organlara doğru pompalayan kısımdır. Sol kısmı vücut atar damarıyla, sağ kısmı akciğer atardamarıyla bağlantılıdır.

Kalbin sağ tarafında kirli kan (CO2 oranı fazla) ve sol tarafında da temiz kan
(O2 oranı fazla) bulunur.

Kalbin çevresinde koruyucu olan perikard adlı kaygan zar bulunur. Bu zar kalbi dış etkilerden korur. Kalp üzerinde bulunan damarlara koroner damarlar denir. Bu damarlar kalbin hızlı bir şekilde beslenmesini sağlar.

Kalbin kulakçık ve karıncıkları art arda ritimsel olarak kasılıp gevşerler. Kulakçıklar kasılırken karıncıklar gevşer ve kan sıvısı kulakçıktan karıncığa doğru akar. Karıncıklar kasılırken kulakçıklar gevşer ve kan sıvısı organlara doğru pompalanır. Kalbin kulakçık ve karıncıklarının kasılması dakikada ortalama olarak 70 – 80 kez gerçekleşir. kasılma hızı hormon ve sinirler etkisiyle artırılıp azaltılabilir.

2. Damarlar

İçerisinde kan sıvısının dolaştığı boru şeklindeki yapılara damar denir. Özellik ve görevine göre 3 çeşidi bulunur.

a. Atar damarlar : Kalpten organlara kan götüren damarlardır. Vücut ve organ atar damarlarında temiz kan, akciğer atar damarında kirli kan bulunur. Yapısında kalın düz kas tabakası bulunur. Kan basıncı ve akış hızı yüksektir.

b. Toplar damarlar :
Organlardan kalbe kan getiren damarlardır.

Organ toplar damarlarında kirli kan, akciğer toplar damarında temiz kan bulunur. Yapısında ince düz kas tabakası bulunur. Kan basıncı ve akşı hızı düşüktür.

c. Kılcal damarlar : Atar damarlar ile toplar damarlar arasında bulunur. Kanın atar damardan toplar damara geçmesini sağlar. Yapısında kas dokusu bulunmaz. Kan basıncı normal ve kanın akış hızı en düşüktür.

Kalbin çalışması sırasında damarlarda oluşturduğu sarsıntılara nabız denir. Kanın damarlarda akarken oluşturduğu basınca tansiyon denir. Nabız ve tansiyon arttığında damarlardaki kanın akış hızıda artar. Kalpten çıkan kirli ve temiz kanın dolaşma mesafesi ve özelliğine göre 2 çeşit dolaşım kullanılır.

Küçük kan dolaşımı : Kalpten çıkan kirli kanın akciğerlerde temizlenmesini sağlar. Kalbin sağ karıncığından başlar ve sol kulakçığında biter.

Büyük kan dolaşımı : Kalpten çıkan temiz kanın vücut organlarına ulaşmasını sağlar. Kalbin sol karıncığından başlayıp sağ kulakçığında biter.

3. Kan Sıvısı

Başlı başına bir doku olup, sıvı ve akıcıdır. Su oranı çok yüksektir. Yapısında hücrelerin ihtiyacı olan maddelerle, :-):-):-):-)bolizma sonucu oluşan zararlı maddeler bulunur. Kan sıvısında; su, mineral, oksijen, karbondioksit ve kan hücreleri bulunur. Kanın yapısında özel görevler yapan kan hücreleri taşınır.

a. Alyuvarlar : Kırmızı renkli ve kanda en fazla bulunan hücrelerdir. Oksijen ve karbondioksitin taşınmasında görev yapar.

b. Akyuvarlar : Beyaz renkli ve kanda en az bulunan hücrelerdir. Mikropların yok edilerek bağışıklığın sağlanmasında görev yapar.

c. Kan pulcukları : Hücre parçaları olup üzerinde pıhtılaşma proteinlerini taşır. Kesilen ve zedelenen damarların onarılmasında görev yaparlar.

B. KAN GRUPLARI

Kan gruplarının oluşumunda alyuvarlar üzerindeki özel protein çeşitleri ve kandaki antikor çeşitleri etkili olur. Alyuvarlar üzerinde A, B ve Rh tipinde 3 çeşit proteinin bulunma durumuna göre farklı kan grupları oluşur.

Alyuvar üzerinde;

A proteinleri varsa — A grubu,

B proteinleri varsa — B grubu,

A, B proteinleri varsa — AB grubu,

A, B proteinleri yoksa — O grubu,

Rh proteinleri varsa — Rh+ grubu,

Rh proteinleri yoksa — Rh– grubu,

Ayrıca, kan sıvısında yabancı proteinleri çökelten özel antikorlar bulunur. Bunlar A antikoru, B antikoru ve Rh antikorudur.
A grubunda – B antikoru, B grubunda – A antikoru, 0 grubunda – A, B antikoru, Rh– grubunda – Rh antikoru bulunur.

Yaralanma, ameliyat, hastalanma durumlarında vücuttaki kan sıvısı yeterli olmadığı için vericiden kan nakli yapılır. 2 çeşidi kullanılır.

İdeal kan nakli : Herkesin kendi grubundan kan alıp vermesidir.
A « A, B « B, AB « AB, O « O, Rh+ « Rh+, Rh– « Rh– şeklinde yapılır.

Zorunlu kan nakli : Kendi grubundan kan bulunmadığı zamanlarda yapılır.



MİKROPLAR ve BAĞIŞIKLIK OLAYI

Vücudu oluşturan organ ve sistemlerin çalışmasının bozulmasına hastalanma denir. Soğuk hava, zehirler, besinler, kimyasal maddeler ve mikroplar hastalanmaya neden olabilirler. Vücutta hastalık oluşturan bir hücreli mikroorganizmalara mikrop denir. Mikroplar iç parazit olarak yaşarlar. Yaşama ve çoğalmaları için insan vücudunu kullanırlar. Mikroplar vücuda besinlerle ağızdan, havayla burundan, kan nakli ile ve yaralanmalarla deriden bulaşabilir. Vücuda sızan mikroplar kan yoluyla yaşayabilecekleri hedef organa taşınarak yerleşirler. Her mikrop çeşidi kendisine has olan organa yerleşir.
Nezle mikrobu – Burun, Kuduz mikrobu – Beyin, Hepatit mikrobu – Karaciğer, Verem mikrobu – Akciğer, Kızamık mikrobu – Deri, Zatürre mikrobu ® Akciğere yerleşir.

Organlara yerleşen mikroplar hücreleri parçalanarak ve besinleri kullanılarak hızla çoğalırlar. Böylece vücutta hastalık belirtileri ortaya çıkar. Vücuda sızan mikroplar virüs, bakteri, protist ve mantar kökenli olabilir. Mikroplara karşı vücudu koruyan ve sızan mikropları yok eden yapılara bağışıklık sistemi denir. Mikroplara karşı bağışıklık 2 şekilde gerçekleşir.

– Mikropların vücuda sızmasını önleme

– Organlardaki mikropları parçalayarak yok etme

Vücuda sızan mikropların yok edilmesinde akyuvar ve antikorlar kullanılır.

Akyuvarlar hareketli olup mikropları yakalayarak sindirir. Antikorlar, özel proteinler olup mikrop ve toksinleri etkisiz hale getirir. Mikropların ürettiği zararlı maddelere toksin denir. Toksinlere karşı etkili olan antikorlara da antitoksin denir. Vücutta, kazanılma şekline göre 2 çeşit bağışıklık kullanılır.

1. Doğuştan Kazanılan (Doğal) Bağışıklık

Kalıtsal olup bütün insanlarda benzer şekilde bulunur.

– Deri üzerindeki ölü tabaka mikropları geçirmez.

– Midedeki asitli sıvı besinlerdeki mikropları geçirmez.

– Burundaki mukus havadaki mikropları tutar.

– Ağızdaki tükürük giren mikropları tutar.

– Anne kanından bebeğe geçen antikorlar bir süre kullanılır.

– Kandaki akyuvarlar sızan mikropları yok eder.

2. Sonradan Kazanılan Bağışıklık

Farklı şekillerde karşılaşılan mikroplara karşı vücudun antikor üretmesi ve kullanmasıdır. 4 şekilde gerçekleşir.

a. Hastalığın geçirilmesi : Hastalanan vücut mikropları tanıyarak antikor üretme yeteneği kazanır. Üretilen antikorlar bitse bile vücut sürekli antikorları yeniler.

b. Vücuda yavaş yavaş sızan mikropların tanınması : İster istemez vücuda yavaş yavaş sızan mikroplar hastalanmadan tanınarak antikor üretme yeteneği kazanılır.

c. Aşı olunması : Aşı içesinde zayıflatılmış olan mikroplar bulunur. Bu sıvı vücut kuvvetli iken uygulanır ve vücudun mikropları tanıyarak antikor üretme yeteneği kazanması sağlanır. Mikroplara karşı vücudu korur.

d. Serum alınması :
İçerisinde başka canlılara ait antikor bulunan özel sıvılara serum denir. Serum hasta insanların tedavi olması için uygulanır. Kullanılan antikorlar başka canlılardan alındığı için etkisi kısa sürelidir.

Hastalıklara karşı bağışıklık kazanma süresine göre 2 çeşit bağışıklık kazanılır.

Aktif bağışıklık
: Mikroplara karşı uzun süreli olarak bağışıklık kazanılır. Vücut antikor üretme yeteneği kazanmıştır. Sonradan kazanılan bağışıklıktaki a, b ve c seçeneklerindeki durumlar bu bağışıklığı sağlar.

Pasif bağışıklık : Mikroplara karşı kısa süreli olarak bağışıklık kazanılır. Vücutta başka canlılara ait antikorlar kullanılır ve kendisi üretmez. Serum kullanılması ile bu durum sağlanır.

SOLUNUM ve BOŞALTIM SİSTEMLERİ

A. SOLUNUM SİSTEMİ

Hava ile kan arasında gaz değişimini sağlayan organlara solunum sistemi denir. İnsanlar akciğerli solunum sistemini kullanırlar. Solunum sistemi kanal şeklinde olup farklı organlardan oluşur.

a. Burun : Havanın vücuda girdiği organdır. Yapısında kıllar, mukus bezi, nemli deri, kılcal damarlar, kıvrımlı kemik kanalları (sinüs) bulunur. Alınan havanın temizlenmesini, ısıtılmasını, nemlendirilmesini ve kokusunun alınmasını sağlar.

b. Yutak : Yapısındaki kapakçık yardımıyla solunan havanın nefes borusuna geçmesini sağlar.

c. Nefes borusu :
Havanın akciğerlere taşınmasını sağlar. Yapısındaki kıkırdak halkalar soluk borusunun sürekli açık kalmasını, kaslar borunun çapının değiştirilmesini, mukuslu siller de yabancı maddelerin tutulmasını sağlarlar.

Soluk borusunun başlangıç kısmına gırtlak denir. Gırtlağın yapısında kıkırdaklar, ses telleri ve kaslar bulunur. Nefes verilirken konuşma sesinin oluşmasını sağlar.

d. Bronşlar : Solunan havanın sağ ve sol akciğerlere taşınmasını sağlar. Havanın akciğer içinde yayılmasını da bronşçuklar sağlar.

e. Akciğer : Havanın kana geçmesini ve kanın temizlenmesi sağlar. Akciğerde gaz değişimini sağlayan balon şeklindeki birimlere alveol (hava kesesi) denir. Alveoller, kılcallardaki kirli kan ile akciğerlerdeki temiz hava arasında yoğunluk farkına göre difüzyonla gaz değişiminin yapılmasını sağlarlar.

Akciğerler göğüs boşluğunda sağlı sollu 2 kısımdan oluşur. Sağ akciğer 3, sol akciğer 2 parçalıdır. Akciğerin yapısında kas, kıkırdak, kemik gibi yapılar bulunmaz. Tamamen epitel dokunun zarlarından oluşur.

f. Diyafram ve kaburga kasları : Solunumun yapılmasına yardımcı olan yapılardır. Kasılıp gevşeyerek iç basıncı değiştirerek akciğerin çalışmasını sağlarlar.

Nefes Alma Olayı

– Omurilik soğanı akciğerin çalışması için uyartı gönderir.

– Akciğer çevresindeki diyafram ve kaburga kasları kasılır.

– Göğüs boşluğu öne ve alta doğru genişler.

– Akciğerler büyür.

– İç basınç düşer.

– Dışarıdan temiz hava çekilir.

– Alveollerde gaz değişimi yapılır.

Nefes verilmesi sırasında, nefes almadaki olayların tersi yapılır.

B. BOŞALTIM SİSTEMİ

Besin maddelerinin hücrelerdeki :-):-):-):-)bolik olaylarda kullanılması sonucu oluşan ürünlere artık denir. Vücuttaki suyun fazlası, tuzun fazlası, minerallerin fazlası, vitaminlerin fazlası, asitler, gazlar, amonyak, üre ve ürik asitler, ilaçlar artık özelliğinde olup hormonal düzenleme sonucunda boşaltımla dışarı atılabilir.

Artıklar dolaşım sıvısı olan kanda bulunur. Kan boşaltım sistemi organlarında süzülerek artıkları ayıklanır. Boşaltım sistemi farklı organlardan oluşur.

Böbrek atar damarı : Yapısında bol artık bulunan kirlenmiş kanı organlardan böbreğe doğru getirir.

Böbrek toplar damarı : Böbrekte temizlenmiş olan kanı kalbe doğru taşır.

Böbrek : Kanı süzerek artıkları ayıklar ve sulandırarak idrarı oluşturur. Kanın bileşimini belirli sınırlar içerisinde düzenler.

İdrar kanalı : Artıklı sıvıyı (idrar) idrar kesesine taşır.

İdrar kesesi (Mesane) : Gün boyu oluşan idrarı depolayarak belli zamanlarda dışarıya atar.

Böbrek, boyuna kesildiğinde 3 kısımdan oluştuğu görülür. Dış kısmında kabuk, iç kısmında havuzcuk bulunur.

Kabuk kısmı : Kanın süzülmesini sağlayarak artıkların kan sıvısından ayrılmasını sağlar.

Öz kısmı : Süzüntüde bulunan yararlı maddelerin tekrar kana geri alınmasını sağlar.

Havuzcuk : Artıkların toplandığı idrarın oluştuğu kısımdır.

Bundan başka deri, akciğer ve karaciğer boşaltım yapılmasına yardımcı olur. Deri terleyerek, akciğer solunum yaparak ve karaciğer zehirli maddeleri etkisiz hale getirerek boşaltıma yardımcı olur.

Çevre Kirliliğinin Canlılara Etkisi

http://www.ajans.kemaliye.net/resimler-kemaliye/2006-11-21-kemaliye-firat-cevre-felaketi-divrigi-maden/kemaliye-firat-cevre-felaketi-divrigi-madeni-cevher.JPG

Kalıcı etkileri olan ve birikme özelliği gösteren çevre kirleticileri en basit canlıdan, en üst kademedeki canlıya, giderek artan miktarlarda birikir. Bu kirlilik düzeylerinin belirlenmesinde biyolojik gösterge olarak deniz ve kara ortamında kuşlar ve bunların yumurta ve tüylerinden yararlanılmaktadır. Ekosistemlere yönelik olumsuz etkileri olan tüm kimyasal kirleticiler , öncelikle besin zincirini oluşturan en alt kademedeki canlılarda biyosid etki gösterir. Uzun süreli etkileri sonucunda kuşlarda hastalıklara ve diğer stres etkenlerine duyarlılık artışı, habitatlarında değişimler, üremedeki yetersizliklere bağlı populasyon azalması; ölüm ve diğer akut etkiler meydana gelir.

Çevreyi Kirletici Uygulamalar

1) Kimyevi Gübreleme (Özellikle Azotlu ve Fosforlu)
2) Pestisit Uygulamaları (Organik Kimyasallar)

  • Halen yeryüzünde tarım alanı olarak kullanılan toprakların ancak %40’ı (ABD ve Avrupa Ülkeleri) modern tarımsal yöntemlerle işlenmekte
  • Gelişmiş ülkelerde yanlış ve amaç dışı arazi kullanımı ile her yıl 1 milyon ha tarım alanı tamamen elden çıkmaktadır.
Tarım Toprağını Kirleten Kaynaklar

1) Gübreleme
2) Pestisit Uygulamaları
3) Hatalı Sulama
4) Tarım Alet ve Makinaları

Gübre

Ürünün verim ve kalitesini etkileyen maddeleri içeren organik ve kimyasal bileşikler veya karışımlar.

Türkiye Kimyevi Gübre Kullanımı: 10 424 828 ton/yıl (2000 yılında 6 563 279 ton Azotlu, 3 697 359 ton Fosforlu ve 164 190 ton potaslı)
Gübrelenen Alan: 18 329 000 ha, 5.69 kg/da

Uzun Yıllar Ortalaması
1) Gübre kullanım dozu 8-12 kg/da düzeyinde
2) Trakya’da ortalama doz bunun 2-3 katı

Gübre Dozunun Belirlenmesi
1) Toprak Analizi
2) Bitki Analizi
3) Biyolojik Denemeler

Dikkate Alınacak Özellikler
1) Uygulanma Zamanı
2) BBM’nin Kimyasal Formu (Organik, İnorganik)
3) Uygulanma Şekli ve Parçalama

Nitrat Birimi
a) Aşırı dozlu azotlu gübreleme
b) Bazı iz elementlerin (Mo gibi) noksanlığı bitkide nitrat birikimine neden olabilmekte

1) Bazı bitkilerde lüks tüketim söz konusudur.
2) Kimi bitkilerde NO3 alımı ile özümleme (proteine dönüştürülme) arasında dengesizlik görülür.
3) İnsan gıdalarında ve hayvan yemlerinde ne kadar NO3 bulunursa kanda ve sütte o nispette NO3 bulunur.

Sularda Kirlenme

İlgili gıda maddeleri yönetmenliğine göre nitratın içme suyundaki üst sınırı 45 mg/lt (veya ppm) kaynak sularında ise 25 mg/lt’dir.
Avrupa topluluğunda taban suyu ortamında 50 mg/lt (50 ppm) nitrat üst sınırı olup nitratın zararlı olmaya başladığı sınır değeridir.
Aşırı ve zamansız gübreleme içme sularının niteliği üzerinde olumsuz etki yapar.

1) Azotlu gübrelemede bu etki nitrat iyonunun birikiminden kaynaklanır.
2) Yeterli yağış ve aşırı sulama suyu ile nitrat iyonu yıkanarak toprağın derinliklerine oradan da taban suyuna ulaşır.

Pestisitler

Tarımda Pestisit Kullanımı

1) Günümüzde tarım ürününe zarar veren makro ve mikro zararlı sayısı 67 000 civarındadır.
2) Bunların zararları sonucu üretim kaybı rekoltenin %35’i kadar
3) Bu zararlılarla mücadelede kullanılan kimyasal bileşikler pestisit olarak tanımlanır.
4) Dünyada 2 milyon ton, Türkiye’de ise (1995 yılında) 30 000 – 35 000 ton pestisit kullanılmaktadır.

Olumsuz Etkileri
1) Toksiktirler.
2) Yararlı canlıları da etkilerler.
3) Zararlılar zamanla bağışıklık kazanır.
4) Kalıcı (rezidü) etkileri vardır.

Pestisitlerin Çevreye Kirletme Düzeyleri
1) Pestisit molekülünün niteliği
2) Uygulanma şekilleri ve dozajları
3) Toprak özellikleri
- Kil İçeriği
- Organik Madde İçeriği
4) İklim Özellikleri (Sıcaklık, Nem, Hava Hareketleri)

Pestisitlerin Etkileri
1) Toprak mikroorganizmaları üzerindeki etkileri
- Öldürücüdürler.
- Etki nedeniyle denge bozulur, kimilerinde azalışa, kimilerinde çoğalmaya sebep olabilir.
2) Yüksek canlılar üzerinde etkilidirler (İnsanlar, kuşlar vb.) (Trakya’da süne mücadelesinde kullanılan ilaçların yılanlar üzerindeki etkileri).
3) Balıklar üzerindeki etkiler (Trakya’da çeltik tarımında kullanılan ilaçların Gala Gölü’ndeki balıklar (özellikler yılan balığı) üzerindeki etkileri).

Pestisit Seçimi
1) Doğal düşmanlara etkisi en az olanlar,
2) Dar hatta spesifik spektrumlular,
3) Sistemik etkililer,
4) Toprağa uygulananlar tercih edilmeli

Uygulanma İlkeleri
1) Önerilen doz aşılmamalı
2) Çiçeklenme döneminde ilaçlanma yapılmamalı
3) Zararlıların zarar derecesi ile ilişki irdelenmeleri
4) Doğal denge olabildiğince bozulmamalı

DDT: Nobel Ödüllü
1) 1874 yılında Zeidlen tarafından sentezlenmiş, 1939 yılında insektisit olarak kullanıldı.
2) 1972 yılında ABD’de yasaklandı.

Tarımda Mekanizasyon

Çevre Üzerindeki Olumsuz Etkileri
1) Toprak yapısı bozulur.
2) Tarım toprağının su geçirgenliği dolayısıyla tutulan su azalır.
3) Canlıların yaşam koşulları olumsuz yönde etkilenir.
4) Çeverede gürültü kirliliğine neden olur.
5) Yakıt artıkları ile atmosfer kirliliğine neden olur.

(Prof. Dr. Murat ALTIN)

http://www.vatekcevre.com/images/yaprak.jpg

İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıdır.
Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.
İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur.
Fizyolojik etkileri: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır.
Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir.
İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır.
Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan “Gürültü kontrol yönetmeliği” uygulanmaktadır. Ancak yönetmeleğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir.
Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35-65 dB sesler normaldir. 65-90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB’in üzerindeki sesler tehlikelidir.
Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir:
Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır.
Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır.
Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir.
Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır.
RADYASYON
Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesne neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945′te Japonya’ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vucutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90′ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986′da Çernobil’deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu.
Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Kanser oluşması,
Ömrün kısalması (erken ölümler),
Katarakt oluşması,
Sakat ve ölü doğumlar şeklinde sıralanabilir
Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır:
Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır.
Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir.
Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır.
Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır.

Cep Telefonunun İcadı

http://www.technologyreview.com/files/10986/0507Phone_x600.jpg

1973 yılında ilk cep telefonunun mucidi olan Martin Cooper

İlk ceo telefonunu 30 yıl önce üreten Martin Cooper bugün 74 yaşında. Motorola’da mühendis olarak çalışırken ürettiği cep telefonunun son on yılda hızla yayılmasını ve 850 gram ağırlığındaki bir tuğla görünümünden 80-90 gram ağırlığındaki teknoloji ürünlerine dönüşmesini ilgiyle izliyor. Ancak, Cooper’a göre bu teknolojiler daha başlangıç.
Cooper’in hayalinde kulağın arkasına sığabilecek kadar bir cep telefonu üretilmesi yatıyor. Sesli emirle ya da kullanıcının düşüncesiyle arama yapacak telefon, bir arama geldiğinde ise çalmak yerine, kullanıcısının kulağını gıdıklayacak.

Tuğla Cep Telefonu

Ürettiği kablosuz cep telefonuyla ilk görüşmeyi 3 nisan 1973 tarihinde yaparak tarihe geçen Cooper’in ilk Motorola cep telefonu 850 gram ağırlığında, 25 cm yüksekliğinde, 8 cm derinliğinde ve 4 cm genişliğindeydi. Şu anda üretilen ve avuç içinde kaybolacak kadar küçük cep telefonlarıyla karşılaştırıldığında daha çok bir tuğlayı andıran ilk cep telefonu üretildiği dönem için bir devrim niteliği taşıyordu.

Cep telefonunda önce kullanılan araç telefonlarının yaklaşık 13 kg ağırlığında olduğu düşünülürse ilk cep telefonunun getirdiği değişimi anlamak daha kolay olabilir.
Cooper, Motorola’da sistem bölümü müdürü olarak çalıştığı dönemde, cep telefonunun geliştirilmesinin ardında yatan fikri şöyle açıklıyor:
Temel hayalimiz insanların arabalara konuşmak zorunda kalmamasıydı. İnsanlar bir masayı ya da bir duvarı aramak istemiyordu.
Cep Telefonları ve Cep Telefonları Şebekeleri

Mobil telefon ağlarında da her işlem otomatik olarak gerçekleştirilir. İlk mobil telefon denemeleri 1918 yılında Berlin’de yapılmaya başlanmasına rağmen diğer Avrupa ülkelerine göre Almanya teknik gelişmeler açısından daha gelişmiş konumdadır.

http://www.worth1000.com/entries/160000/160007YFHE_w.jpg

Farklı ülkelerde mobil telefon, hücre ya da cep telefonu olarak da adlandırılan iletişim araçları ülkemizde de kısa bir geçmişe sahipler ve 80′li yılların ortalarında ilgi görmeye başladılar. 1986 yılında Almanya’da kurulan C-Netz’i 1992’de de D-Netz izledi. Almanya’da ilk telefon şebekesi ise telekom tarafından kuruldu. Sonraları Mannesmann ve E-Plus şirketlerine lisans verildi. Almanya’daki bugüne kadarki son girişim de 1998′de VIAG-INTERCOM ağı tarafından sağlandı. Türkiye’de şuan kullanılmakta olan üç telefon şebekesi de dâhil olmak üzere tüm cep telefonu şebekeleri ilk önce İngiltere’de karşılaştırılan hücresel ağlar prensibine göre çalışmaktadırlar. Dünya üzerinde bu amaçla değişik bant aralıkları kullanılmaktadır. Şu an Türkiye’de 900 ve 1800 Mhz. frekans aralığı desteklenmektedir.

Yurdumuzdaki Ormanlar ve Ağaç Türleri

Yaşantımızda önemli bir yeri olan,doğal zenginlik kaynağı ormanlarımız, genellikle kıyılarımızda ve kıyılarımıza yakın yerlerde yoğunlaşmıştır. Ülkemizin orman alanı 20.703.122 hektar olup,yurdumuzun genel alanının %26.7 sini kapsamaktadır.

Ormanlarımızın %51 verimli,geriye kalan %49 u ise verimsizdir. Bu ormanlarımızın 5.394.795 hektarı Karadeniz bölgesinde 4.484.193 hektarı Akdeniz Bölgesinde,3.447.056 hektarı Ege Bölgesinde 1.881.704 hektarı İç Anadolu Bölgesinde ,2.113.958 hektarı Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ,381.892 hektarı Doğu Anadolu Bölgesinde bulunmaktadır.

Ormanlar Yapraklı ve iğneli yapraklı ağaçlardan oluşur.Yapraklı ağaçların yaprakları yassıdır.Genel olarak yapraklarını sonbaharda dökerler,kışın çıplak kalırlar ve ilkbaharda tekrar yaprak açarak yaşamlarına devam ederler.Ormanlarımızda bulunan yapraklı aslı türlerimiz:

Meşe:Ülkemizin hemen her bölgesinde türlerine bağlı olarak yayılmışlardır.Ülkemiz Ormanlarının % 25.9 unu oluşturmaktadır.Kırımızı meşeler,ek meşeler ve her dem yeşil meşeler olmak üzere üçe ayrılan meşelerin 18 türü vardır.

http://www.isparta.gov.tr/img/cografya/sekil36.jpg

Kayın:Trakya’nın kuzey ve güney kenar dağları ile Belgrat ormanı üzerinden Karadeniz kuzey yamaçlarına kadar uzanır.Ormanlarımızın % 8.5 ini temsil etmektedir.Ülkemizde Doğu ve Batı kayını olmak üzere 2 tür kayın yetişmektedir.

Gürgen:Trakya üzerinden başlar kuzey Ege Bölgesinden,Marmara Bölgesine geçer,Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu’ya kadar yayılır.Ülkemizde Doğu gürgeni ve Adi gürgen olmak üzere iki türü yetişir.

Kestane:Rusya sınırından başlayarak Karadeniz kıyısı boyunca Belgrad ormanına kadar uzanır.Marmara çevresinde ve Batı Anadolu’da bulunur.

Kızılağaç:Trakya,Marmara çevresi,Batı Karadeniz ve Doğu Karadeniz’de yayılır.Yurdumuzda Adi Kızılağaç türü doğal olarak bulunmaktadır.

Kavak:Ülkemizin hemen her yerinde yetişir.

Karaağaç:Ülkemizin hemen her yerinde bulunurlar ve yapraklı karışık ormanın karışımına katılırlar.Yani tek başlarına orman oluşturmazlar.Ova Karaağacı ve Hercai olmak üzere iki türlü bulunmaktadır.

Dişbudak:Trakya,Doğu ve Batı Karadeniz Bölgesi,Marmara Bölgesi ve kuş adasına kadar,Ege Bölgesinde 100-900 m. yükseltilere kadar yetişir.Çiçekli,Adi ve Sivri Meyveli Dişbudak olmak üzere 3 türlü doğal olarak bulunur.

Ihlamur:Ülkemizde doğal olarak 3 türlü bulunur.Gümüşi ıhlamur çok geniş bir yayılışa sahiptir.Büyük yapraklı ıhlamur sadece Orta Toroslar ve Kazdağı çevresinde ,Kazdağı ıhlamuru ise kuzey Anadolu’da yayılır.

Huş:Ülkemizde Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu’nun yüksek dağlık bölgeleri ile Orta Anadolu’da Erciyes dağında yetişir.Ülkemizde doğal olarak 5 huş türü yetişir.

Ceviz:Ülkemizin hemen her yöresinde rastlanabilen büyük bir ağaçtır.Meyvesi yağ bakımından zengin bir besin kaynağı olması nedeniyle yaygın bir şekilde kültüre alınarak yetiştirilir.

http://www.camili.gov.tr/ResimB/a0163.jpg

Söğüt:Büyük ağaçlardan küçük çalılara kadar çok sayıdaki türlerinden 22 çeşidi ülkemizde doğal olarak yetişir.Sulak yerleri,akarsu ve göl kenarlarını sever.Türlerinden bazıları;salkım söğüdü,Aksöğüt,Kafkas söğüdü,Gevrek söğüt,Keçi söğüdü,sepetçi söğüdüdür.

Akçaağaç:Adını,açık renkli odunundan alan akçaağaçların ülkemizde 9 türü doğal olarak yetişmektedir. Kanatlı meyveleri kelebeğe benzediği için bazi bölgelerde “Kelebek ağaçları”olarak da anılmaktadır.Ülkemizde bazı türleri;Çınar yapraklı Akçaağacı’dır.

Çınar:Orman Bölgelerindeki dere içlerinde ve akarsu yataklarında doğal olarak yetişir.Ülkemizde yayılış gösteren türü Doğu çınarıdır.Kentlerimizde rastlanan diğer türleri;Batı çınarı ve Akçaağaç yapraklı çınar’dır.

Sığla:Dünya üzerindeki tek doğal yayılış alanı Ülkemizde güney batısı ile Rodos adasıdır.İlk bakışta çınarı andırır.Gövdesinden çıkarılan balsam kozmetik ve eczacılıkta kullanılır.

Fındık:Ülkemizde Türk fındığı ve Adi fındık olmak üzere 2 türü doğal olarak yetişir.Anayurdu Karadeniz Bölgesi olan Türk fındığı,20 metreye kadar boylanabilir.Adi fındık ise çalı formundadır.Fındık ağacının meyveleri yağ.karbonhidrat ve proteince zengindir. İğne yapraklılar ise her dem yeşil dediğimiz ya kış yeşil görünen ağaçlardır.yaprakları iğne gibi ince,sert ve batıcıdır.Bu ağaçlarda yapraklarını dökerler ancak belirli bir mevsimde hep birden yapraklarını dökmezler.

Yurdumuzda bulunan iğne yapraklı ağaçlar; Çam:Ormanlarımızın %38.5’ni oluşturarak birinci sırada yer alır.Çam türlerimiz karaçam,sarıçam, kızılçam, fıstıkçamı ve halepçamı olmak üzere 5 tanedir.

Göknar: Doğu ve Batı Karadeniz kıyıları,Toros dağları, Amonos dağları ve Kazdağlarında yayılırlar.Ülkemiz ormanlarının % 6.8’ini temsil eder. Kafkas Göknarı ,Uludağ Göknarı ,Kazdağı Göknarı ve Toros Göknarı olmak üzere 4 tanedir.

Ladin:Doğu Karadeniz Bölgesi dağlık arazide Ordu’dan başlar,Artvin yörelerini içine alacak şekilde bir yayılış gösterir.Ülkemiz Ormanlarının %2 sini oluşturur.Ülkemizde Doğu ve Batı ladini olmak üzere 2 çeşit ladin yetişir.

Sedir:Boz dağ – Çatal dağ sınırı ile Batı,doğu ve orta Toros dağlarından Kahramanmaraş’a kadar uzanır.Ülkemiz ormanlarında %3.5 ini temsil eder.Toros sediri, Himalaya Sediri,Atlas sediri ve Kıbrıs Sediri olmak üzere 4 çeşit sedir vardır.

http://www.resimler.tv/data/media/13/orman-ve-bulut.jpg

Ardıç:Ardıç türlerimiz deniz iklimi etkilerinin azaltığı yerlerden başlayarak stepe kadar sokulmaktadır.Sıcağa,soğuğa ve kuraklığa dayanıklı,karasal iklimin bir ağacı olarak yurdumuzun hemen her yöresinde bulunmaktadır.Yurdumuzun 925.822 hektar Ardıç ormanı bulunmaktadır. Ülkemizde doğal olarak 5 türü vardır.Bunlar; Katran Ardıcı,Finike Ardıcı ,Sabin Ardıç Kokar Ardıç ve Boylu Ardıç’tır.

Servi:Dünya üzerindeki nadir doğal servi ormanlarının bir bölümü de ülkemizin güneyindedir.Uzun boyu (30-35 m.)ve inceliğiyle türkülerimize konu olmuştur.Ülkemizde doğal olarak yetişen alt türü Dallı Servi’dir.

Porsuk:Avrupa,Akdeniz ülkeleri ve Kafkasya’da yayılış gösteren porsuk ağacı,ülkemizde kuzeyden güneye birçok yörede görülür.Kendi başına büyük ormanlar kurmaz;kayın, göknar, ladin ormanlarında tek tek veya küçük guruplar halinde bulunur.

İnsanoğlu varolduğu günden bu yana çevresini kuşatan ormanlardan faydalanma yollarını aramıştır. Önceleri bu faydalanma yalınızca barınmak,avlanmak,yapacak ve yakacak odun temini etmek biçiminde olmuş,daha sonraları ormanların diğer kolektif faydalarını öğrenmiş ve ormanlardan gittikçe çeşitlenen biçimde faydalanmaya başlamıştır.

Bu faydaları şöyle özetleyebiliriz.

Ormanlar yaşantımızın her safhasında ihtiyaç duyduğumuz yapacak ve yakacak hammadde kaynağıdır.Bunun yanı sıra bitkisel nitelikli tohum,çiçek,kozalak vb. ile mineral nitelikli çakıl,kum vb,hammadde kaynaklarının bir kısmı da ormanlardan elde edilmektedir.

Ormanlar,bitkisel ve hayvanlar için doğal bir su şebekesi gibidirler.Kar ve yağmur biçimindeki yağışı yaprakları,dalları,gövdesi ve kökleri ile tutarak,sellerin ve taşkınların oluşmasına yardım eder. Toprağın sularla ve rüzgarla taşınmasına erozyon denir.Erozyon ve rüzgarlar ile taşınan kum ,taş , toprak, moloz gibi meteryallerle tarım topraklarının örtülmesine ve dolayısıyla verimsizleşmeye neden olur.

Ormanlar erozyonu önler.Ormanlar rüzgarın hızını azaltır,toprağı kökleri ile tutarak yağışların ve akarsuların toprağı taşınmasını önler.

Ormanlar,yaban hayatı ve av kaynaklarını korur.Nesli tükenmekte olan hayvanların üretimi korunmasını ve barınmasında koruma alanları oluşturur.bu sahalar milyonlarca canlının yuvasıdır.

Ormanlar,bitki örtüsü ve toprak içersinde büyük miktarda karbon depoladıklarından,iklim üzerinde olumlu etkiler yapar.Aşırı sıcakları düzenler, bir ısı tamponu gibi görev yapar. Sıcağı soğuğu dengeler, yaz sıcaklığını azaltırken, kış sıcaklığını artırır, radyasyonu önler. Su buharını yoğunlaştırarak yağmur haline gelmesini sağlar.Öte yandan rüzgarın hızını azaltarak toprak ve kar savurmalarını ve rüzgarın kurutucu etkisini yok eder.Bu nedenle açık alanlara oranla ormanlarda gündüzler serin ise sıcaktır.

Ormanlar,eğlenme,dinlenme ve boş zamanlarını değerlendirme imkanı sağlar.Havası suyu,doğal görünümleri ve sakin ortamı ile özelikle şehirlerde yaşayan insanları kendisine çeker.Bu yönüyle insanların beden ve ruh sağlığı üzerinde olumlu rol oynar. Yerleşim alanları çevresindeki hava kirliliği ve gürültüyü önlemesi insan sağlığı bakımından büyük önem taşır.

Ormanların insan sağlığı üzerindeki bütün bu olumlu yararları nedeniyle büyük kentlerin çevresinde ormanlar yetiştirilmekte,dinlenme yerleri kurulmaktadır.

Ormanlar,orman içinde ve dışında yaşayan insanlara çeşitli iş alanları sağlar,işsizliği önlemde etkin bir rol oynar,böylece köyden kente göçü azaltır.

Ormanlar,ulusal savunma ve güvenlik bakımından da çok önemlidir.Askeri birliklerin savaş tesisleri ile araç ve gereçlerin gizlenmesinde,savaş ekonomisi bakımından değer taşıyan reçine,katran ve tanenli maddelerin elde edilmesinde yarar sağlar.

Ormanlar,ayrıca barajların ekonomik ömrünü uzatır,doğal afetleri önler,Ülke turizmine katkıda bulunur. Ormanlar,doğal güzellikleri ve sayılamayacak kadar çok faydalarıyla iyi baktığımız taktirde tükenmez bir doğal kaynaktır.

Ormanlar bütün bu faydalarının yanında gürültüyü azaltması,ve oksijen kaynağı olması ile insan yaşamını daha sağlıklı ve güzel kılar.Örneğin; 50 m genişliğindeki bir otobanın trafik gürültüsünü 20-30 desibel azaltır.

Yapraklı ağaçlardan meydana gelen bir bölgede 50 kuş türü yaşayabilir. Ağaçsız bir alana göre 8 kat fazla humus oluşturur ve toprak canlılarının yaşanmasına olanak sağlar. 25 metre boyunda ve 15 metre tepe çatısına sahip bir kayın ağacı saate 1.5 kilogram oksijen üretir. Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton ,kayın ormanı 68 ton,çam ormanı 30-40 ton toz emer.

Günümüzde hava kirliliğini yaklaşık % 50 si ormanlar tarafından temizlenip dezenfekte edilir. Egzos ve benzeri zehirli gazlar ile,kirli suları dezenfekte ederek temizlerler. 100 yaşındaki bir kayın ağacı,saatte yaklaşık 40 kişinin çıkardığı 2.35 kilogram karbondioksiti tüketir. 10×10 metrelik bir alanda yer alan 25 metre boyunda ve 100 yaş civarında bir kayın ağacı kökleri ve kılcal damarları aracılığıyla yılda 30.000 litre su çeker ve verimli toprağın akmasını önler.

Kayın ağacı bir yıl içinde 7 kilogram toz ve 300 kilogram zehiri emip,dışarı süzer.Aşırı kirlenmede ise gövdesinde bozulma ile alarm verir. Güneşten,yağmurdan ve rüzgardan koruma sağlar. Bizlere yön bulma konusunda yardımcı olur.

Trafik Polisi Hız Sınırını Geçen İnsanları Nasıl Tesbit Eder?

http://www.inci-lay.com/data/media/24/www.inci-lay.com_radar1.jpg

RADAR:

Ses dalgaları ve elektromanyetik dalgalar içinde bulundukları ortam değişmedikçe, sabit hızla ilerlerler. Bu, ses ya da elektromanyetik dalga kaynağı hareket etse bile, dalgaların aynı hızla ilerleyeceği anlamına geliyor. Size doğru hareket eden bir otomobil düşünün. Otomobil size doğru
gelirken, ondan kaynaklanan her ses dalgası, farklı bir noktadan çıkar.

Yani, dalgalar bir anlamda sıkışmış, yani frekansı artmış olur. Yüksek frekanslı sesi, daha ince duyarız. Eğer otomobil sizden uzaklaşıyor olsaydı, bunun tam tersi gerçekleşirdi. Yani, otomobilin sesini olduğundan daha pes duyardınız. Buna, Doppler etkisi denir. Doppler etkisi, elektromanyetik
dalgalar için de geçerlidir. Yaklaşan bir cisimden kaynaklanan ya da yansıyan elektromanyetik dalgalar olduğundan daha yüksek frekanslı, uzaklaşan bir cisimden kaynaklanan dalgalarsa olduğundan daha düşük frekanslı olarak algılanır.

Radar, radyo dalgalarından yararlanarak herhangi bir cismin uzaklığını ve hızını saptamada kullanılır. Radarın yaydığı radyo dalgaları, uzaklığı saptanmak istenen cisimden yansıyarak geri gelir. Radyo dalgalarının hızı sabit olduğundan, dalganın gidiş-geliş süresi ölçülerek, cismin uzaklığı saptanabilir. Yine, Doppler etkisinden yararlanılarak, yansıdıktan sonra geri gelen radyo dalgalarının frekansındaki değişim ölçülerek cismin hızı hesaplanabilir. Trafikte, araçların hızını ölçmede kullanılan radarlar da genellikle bu şekilde çalışır.

Güneş Neden Doğudan Doğar?

Dünya batı-doğu doğrultusunda kendi ekseni etrafında hızla dönerek 24 saatte günlük hareketini tamamlar. Bu harekete eksen hareketi de denir.Bu yüzden  güneş  her zaman  doğudan  doğar.

Dünyanın küresel şekli dönüş hızında farklılaşmalara neden olur. Ekvatorda hız 1670 km/saat olur iken kutuplara gidildikçe hız azalır. Kutup noktalarında sıfır olur. Bunun sonucunda;

- Güneşin doğma ve batma anı ekvatordan kutuplara uzar.
- Aynı boylam üzerindeki tüm noktalarda yerel saat aynı olur.

GÜNLÜK HAREKETİN SONUÇLARI

1. Gece ve gündüzler oluşur.
2. Yerel saat farkları ortaya çıkar.
3. Doğu ve batı yönleri ortaya çıkar.
4. Dünya üzerinde herhangi bir yer, güneş ışınlarını gün içinde farklı açılarla alır.
5. Günlük sıcaklık ve basınç farklarının oluşması.

Bunun sonucunda da:
- Mekanik çözülme artar.
- Meltem rüzgarları oluşur.

6. Sürekli rüzgarların yönlerinde sapmalar olur.
7. 30° ve 60° enlemlerinde dinamik basınç kuşakları oluşur.
8. Okyanus akıntılarında sapma ve halkalar oluşur.
9. Aynı enlem üzerinde, Güneş farklı zamanlarda doğup batar.

Astronotlar Uzayda Nasıl Hareket Eder

http://www.yeniresim.com/data/media/353/www.yeniresim.com_-_Uzay_Resimleri_-_Astronot.jpg

20 Temmuz 1969′da Neil Armstrong, kocaman uzay kıyafetinin içinde uzay modülünün merdivenlerinden aşağıya indi ve Ay yüzeyine ilk kez ayak bastı. Bu, insanoğlunun binlerce yıldır hayal ettiği bir şeydi. Armstrong’un söylediği sözler ise belki de söylenen en ünlü sözlerdi (herkes onun aslında “Bu, insan için küçük, fakat insanlık için dev bir adımdır” sanır. Çünkü “bir” kelimesi radyo iletimi sırasında kaybolmuştur.

Bu dev adım sonunda mümkün oldu; çünkü bizi Ay’a götürecek bir roketin nasıl yapılacağını artık biliyorduk. Bizi Dünya atmosferinin dışına taşıyacak ve uzayın öldürücü etkilerinden cesur astronotları koruyacak kadar güçlü roketlerin yapılması binlerce yıl almış ve dünyanın en ünlü bilim adamlarının çalışmalarıyla mümkün olmuştur.

  1. Uzayda hava yoktur. Eğer uzay kıyafetinizde ya da roketinizde bir delik meydana gelirse göz bebekleriniz dışarı fırlayacaktır.
  2. Uzay ya dondurucu, öldürücü derecede soğuk olur ya da öyle sıcak olur ki eğer korunmazsanız kızarırsınız.
  3. resimKo(“roket0002.jpg”, 150, 151, “sag”, “zoom”, 321, 323, “”, “”)
    Büyük boyutta görmek için tıklayınız
    Resmi büyük boyutta görmek için tıklayınız

    Uzayda yerçekimi yoktur. Bu da düzgün bir şekilde hareket etmenin zor olduğu anlamına gelmektedir. (Uzayda uzun bir süre geçirdikten sonra dünyaya dönen astronotlar dengelerini sağlamakta güçlük çekmektedirler.) Ağırlıksız olmak aynı zamanda vücudunuza da korkunç zararlar verir:

  4. Aynı zamanda etrafta uçan asteroid (küçük gezegen), meteor (göktaşı) ve eski uydular vardı Tabii bir de öldürücü radyasyondan ve yanlış zamanda içine düşerseniz sizi yakmak için bekle Dünya atmosferinden de söz etmeye gerek yok herhalde.

http://www.thewallpapers.us/data/media/306/astronot5.jpg

Uzayda yolculuk yapmanın tüm tehlikeli tarafları bir yana Ay üzerinde hayatta kalmak da zordur. Roketi tüm yiyecekleri, yakıtı, kıyafetleri, gerekli teçhizatı v nefes almanız için yüksek miktarda havayı taşımak zorundadır.

http://www.kaliteliresimler.com/data/media/164/5.jpg

1998 yılında Ay’da 300 milyon ton donmuş su bulununca bilimadamları buna çok sevindiler. Bu NASA’nın bir Ay üssü kurma hedefinin gelecekte gerçekleşme ihtimalini artırmaktaydı. Fakat eğer Ay’a gitmek istiyorsanız sizi oraya götürecek bir roket yapmanız gerekmektedir. Ayrıca ne tür bir işe kalkıştığınızı da bilmelisiniz. Bu yalnızca cesur olanların çıkabileceği bir yolculuk!

(egitim.com)

http://www.sestv.com.tr/images%5Chaberler%5Castronot.jpg

Astronotlar hakkında Bilgi:
********************************
Astronot, uzay adamı. Uzay adamlarına Amerikalıların verdiği isim astronot iken Ruslar Kozmonot, Çinliler ise Taikonot kelimelerini kullanmaktadır.

Fransızca astronaute kelimesinden türemiştir.

Astronotlar uzayda kendileri için tasarlanmış özel elbiseler giyerler. Bu giysiler, hava ve atmosfer basıncı bulunmayan uzayda astronotlara yaşama olanağı verirler. Giysiler, uzay aracının kalkışında, dönüşlerinde ve manevra yaparken yaşanan ivmelerden dolayı oluşan sıkıntılara karşı astronotu korur. Ayrıca uzayda astronotları maruz kalacakları zararlı radyasyondan da korumak amacıyla tasarlanmışlardır. Giysiler temelde küçük, orta ve büyük boy olarak yapılır fakat astronotların uzayda ellerini rahatça kullanabilmeleri için eldivenler kişiye özel olarak üretilir. Ayrıca başlıklar da astronotun çevresini rahat görebilmesini sağlayacak biçimde üretilir. Başlıkların darbelerden kolayca etkilenmemesi de gerekir. Astronot giysileri her görev için farklı tasarlanır. Sözgelimi ağırlıksız ortamda giyilen giysiyle, Ay’da giyilen elbise farklıdır. Dünya’nın altıda biri çekim gücüne sahip Ay’da ağır bir elbise çok sorun çıkarmasa da, eğer bir gün Mars’a insan gönderilirse bu elbise astronotun hareket kabiliyetini kısıtlayacaktır. Bu nedenle Mars’ta astronotların Ay’da giydiklerinden daha hafif elbiseler giymesi gerekir.